6 Mart 2021 Cumartesi

Spiritüel kaynaklara ve Mistik öğretilere göre Ölümden Sonrası

Not: Kitabım "Mistik Tanrı" Kitapyurdu sitesinde satışa çıktı!  Bu blogtaki yazılar hoşunuza gittiyse kitapta çok daha fazlasını bulacaksınız! Aşağıdaki linkten satın alabilirsiniz.



Ölüm şüphesiz bir gizemdir. “Ölümden sonra” neler olur nasıl bilebiliriz? Tabi ki "kesin" bir dil kullanamayız. Bazılarına göre ölümden sonrası sonsuz bir yokluktur, bazılarına göre ise klasik şekilde "cennet" "cehennem"dir.  Ancak mistik geleneklerin, kültürlerin, felsefelerin, kanal bilgilerinin ve NDE yaşayanların (ölüme yakın deneyim) aktardıkları bu konuda belki gerçekten aydınlatıcı olabilir.


Ölümden sonrası konusu hakkında söyleyebileceklerimiz, “mistik” metinlerin bize aktardıkları, kanal bilgileri, çeşitli az sayıda "usta"nın deneyimleri, “Tibet’in Ölüler kitabı” gibi terma denilen Tibet metinleri, “İlahi Nizam ve Kainat” kitabı (İNK) ve çeşitli insanların ölüme yakın deneyimlerinin (NDE ve OBE) toplamından ibarettir. Özellikle NDE (near-death experiences) ve OBE (out of body) konuları araştırılmaya değer. Elbette kimse "öte tarafa" gidip gelmemiştir ancak bu konular hakkında epey meraklı biri olarak, okuduğum çeşitli kaynaklarda geçen bilgileri bu yazımda çok kısaca özetleyip sentezlemeye çalışacağım.





Ölüm kesinlikle bir "son" değildir. Ölüm sonrası ruh denilen enerjinin kaba dünya bedeni ile bağlantısı kesilir. ("ruh" denilen olgu, sevimli hayalet Casper gibi bedenlere girip çıkmaz) Ancak beyin enstrümanı yok olsa da astral beden / varlık sayesinde bilinç devam eder ve varlık, “serbest imajinasyon” denilen bir durumun içinde ilgili dünya hayatındaki duygu durumları ve deneyimlerle çok hızlı bir şekilde hesaplaşmaya başlar. Varlık artık beyne bağlı olmadığından, onunla sınırlanmadığından algı berraklığı ve görüş gücü dünyadakinden belki de binlerce kat artmıştır. Bütün bir hayatta yaşanan deneyimler ve duygulanımlar / duygular adeta bir film şeridi gibi varlığın etrafını sarar. Varlık son hayatında yaşadığı her bir saniyeyi aynı anda onlarca kere başa sarıp tekrar edebilir, zaman kavramına bağlı olmadan tekrar yaşayabilir, anı okyanusunun içinde adeta kaybolur. Mistik kaynaklara göre, işte neredeyse bütün dinlerde bulunan “cehennem” sembolü, spatyomda (yani ölümden sonra ruhun serbest imajinasyon aşamasında) ilgili dünya hayatının bir film şeridi gibi göz önünden geçerken çok büyük acılara da yol açabilmesini ifade eder.


Böylece bütün deneyimler ve duygu durumları daha önceki hayatlardaki anı ve deneyim konsantreleriyle kıyaslanarak ve son hayattaki bütün her şey, birer izlenim konsantrelerine dönüştürülürken çok detaylı bir muhasebe yapılır. Ancak bütün bu hesaplaşmalardan sonra ilgili deneyimler,  ruhun tekamül malzemesi olan öz-bilgi haline gelebilir.





İşte hayatlar arasına “ölüm” gibi bir sürecin yerleştirilmesinin nedeni de bütün bu “muhasebe” işlemlerinin ancak varlığın mutlak içine çekiliş (withdrawal) yoluyla yapılabilmesi ve tekamül malzemesine dönüştürülebilmesidir bu da ancak “ölüm” ile olabilir.


Bütün bu işlemlerden sonra varlık yeniden doğması gerekiyorsa, rehber varlıklar eşliğinde (eğer çok gelişmiş bir varlık ise sadece kendisi de yapabilir) detaylı bir hayat planı yapar sonra yeniden bir bedenle bağlantı kurar ve “enkarnasyon” (reenkarnasyon) gerçekleşir.


Bu doğum ölüm döngüsü çok uzun süre devam eder ve varlık öyle bir aşamaya gelir ki artık dünyada alacağı yeni bir ders kalmamıştır, tekamülde ilerilere gitmiştir. İlgili varlık bu aşamaya geldiğinde daha pek çok varlık da dünyadan ayrılmaya hazırdır artık. Tekamül etmişlerin “cennet”e gitmeleri an meselesidir. Dinlerde `cennet` sembolüyle belirtilen gerçek, İlahi Nizam ve Kainat kitabına göre “yarı süptil alem”dir. Cennet, ancak her devirde, kıyametten sonra (İNK kitabına göre kesin bir tarih verilemese de bizim devrimizde 2060'lı yıllarda bir zamanda) tekamül etmiş varlıkların bir daha dünyada doğmamak üzere geçtikleri yarı süptil alem anlamına geliyor. Orada imajinasyonla istenilen dünyalar/ortamlar kurulabiliyor, istenilen her şey düşünce gücüyle somut gerçeklik haline dönüşebiliyor çünkü maddenin müthiş gelişmişlik seviyesi bu süptilliğe / inceliğe müsade ediyor varlıklar orada mutluluk içinde "vazife planı" denilen evreni yönetme ve idare etme basamaklarına hazırlanıyorlar. Dünya hayatları boyunca peşinden koştukları ama bulmalarının mümkün olmadığı gerçek tatmin huzur ve mutluluk duygularını orada uzun uzun tadıyorlar. Sevginin gerçek manasını ve sezgilerini orada tadıyorlar. O aşama da aslında “vazife planı” denilen bir aşamaya hazırlık için. Varlıklar “cennet”te çeşitli süptil maddelere bağlanıp bırakmayı, çeşitli maddeler üretmeyi, onları kontrol etmeyi öğreniyorlar, orada “ölüm” yok, hastalık, acı, zahmet, gözyaşı…vs yok. O aşamadan sonra da vazife planına geçip yavaş yavaş cisimleri, dünyaları, gezegenleri hatta galaksileri yönetmeye, bir varlığın tekamülüne yardım etmeye başlıyorlar.


Peki ama daha büyük resim nedir? Bütün bunların manası nedir? Bu konuda İlahi Nizam ve Kainat kitabı herhangi bir şey söylemiyor. Ancak mistik gelenekler bu aşamada devreye giriyor. Çok kısaca, bütün evrenlerdeki, sonsuz sayıda varlıkların bütün hayatlarından kazanılan deneyimlerin bileşkesi büyük yıkılıştan sonra (Mahapralaya- bu yıkılış, kıyametten dahi çok daha büyük ölçekli bir yıkılıştır, bütün evren(ler) tezahürünün içe çekilmesi tek bir varlık havuzuna dönmesidir) sonsuz enerji olan deneyim havuzuna aktarılıyor, kolektif bilinçlerin de kolektifi, konsantresi o sonsuz enerjinin havuzunda toplanıyor. Böylece o enerjinin enstrümanı olan bütün varlıklar, su damlalarının okyanusa karışması gibi sonsuz enerjiyle bir oluyorlar ve o enerjinin kendisine ayna olması, kendisini gerçekleştirmesi, kendisini bilmesi süreci yeniden evrenler olarak tezahür etme ve yeniden mahapralaya (büyük içe çekiliş / yıkılış) aşamaları ile sonsuza kadar devam ediyor. Alfred North Whitehead'e göre, böylece o sonsuz potansiyel de aklımızın almayacağı konularda ve boyutlarda, kendisine has bir şekilde bir nevi tekamül ediyor / gelişiyor.




Annie Kagan’ın aşağıdaki güzel sözleriyle bu kısa yazımı bitireyim:

"İlahi olanın birer enstrümanı olan insanlar, dünyada kozmik senfoniler üretirler. Bazılarının ürettikleri melodiktir, bazılarınınki ahenksiz, bazılarınınki aydınlık ve hareketlidir, bazılarınınki ise yavaş ve melankolik... Hiç fark etmez. Her bir parça, ölümden sonra sizin kendi serenadınız olacak. Bütün çabalarınız, düşüşleriniz ve yükselişleriniz, şu anda mırıldanmakta olduğunuzu fark etmediğiniz mistik birer ezgiye dönüşecek."

Ozan Fırat


İletişim:    mistikfelsefe@gmail.com NOT: Bu yazı ve diğer tüm yazılar bana aittir ve hakları saklıdır. Kaynak göstermeden herhangi bir yazımı kopyalamayınız!

6 Aralık 2020 Pazar

Evrendeki en Parlak Yapılar olan Kuasarlar

Not: Kitabım "Mistik Tanrı" Kitapyurdu sitesinde satışa çıktı!  Bu blogtaki yazılar hoşunuza gittiyse kitapta çok daha fazlasını bulacaksınız! Aşağıdaki linkten satın alabilirsiniz.







Kuasar, üzerinde hala çalışılan ve hakkında çeşitli hipotezler olan, hala anlaşılamayan pek çok yönü bulunan gizemli oluşuma verilen isimdir.

Kuasarlar aslında süper kütleli devasa kara deliklere bağlı olarak oluşan muazzam ışımalardır, daha çok genç galaksilerin çekirdeklerinde / en orta kısımlarında yer alırlar.  

Şöyle ki çoğu galaksinin merkezinde / ortasında, bir süper kütleli dev gibi kara delik bulunur. Bu dev kara delik o kadar güçlüdür ki bazı genç galaksilerde (yeni oluşan / oluşmakta olan galaksilerde)  kendisine bolca "besin" bulur. Yani akıl almaz miktarlarda maddeyi yutar. O kadar güçlüdür ki bu kara deliklerden hiçbir madde hatta ışık bile kaçamaz, ışığı da yer yutar,  bu nedenle simsiyah görünür, her şeyi tekilliğe çeviriverir. Uzay / zamanı öyle bir büker ki ondan zaman dahi kaçamaz, yakınında duracak noktaya gelir! İçinde  ise zaman bile yok olur, onu da yutar. Yine o kadar güçlüdür ki kara deliğin hemen "dışındaki" her türden akıl almaz miktardaki madde, delik tarafından yutulmadan hemen önce ışık hızına çok yakın bir şekilde dönmeye başlar. Maddelerin / gazların  bu yıkımı, ışık hızına çok yakın bir şekilde birbirlerine çarpması ve parçalanması sırasında açığa öyle bir enerji çıkar ki bu ışınım, evrende görülebilecek en yüksek parlaklıklar olur. İşte bunlara farklı açılardan gözlemlere göre "kuasar" ya da "blazar" denir.




- Bir kuasar, o kadar parlaktır ki samanyolu galaksimizin tamamından daha çok ışık yayar! Şöyle düşünelim: Samanyolu galaksimizde,  güneşimizden milyonlarca kat daha büyük ve daha parlak yüzlerce milyar yıldız vardır. İşte sadece tek bir kuasar, bütün bu yüzlerce milyar devasa yıldızın toplamından yüzlerce kat daha fazla ışık yayar! Bu hayal gücümüzün dahi çok ötesinde bir parlaklıktır.




- Kuasarlar bizden çok uzak olan ışımalardır ve kara enerjiye bağlı olarak da bizden ışık hızına çok yakın hızlarda uzaklaşmaya devam ederler. Bunlar evrendeki en eski oluşumlardan biridir. 

- Bir kuasarı gözlemlemek, evrenin milyarlarca yıl önceki halini gözlemlemek demektir! Çünkü bizden o kadar uzaktırlar ki ışığın bize ulaşana kadar aldığı mesafe milyarlarca yıldır! Yani parlayan bir kuasarı gördüğümüzde, onun en az 8 - 10 milyar yıl önceki halini görüyoruz demektir! Bu nedenle Kuasarlar evrenin oluşumu hakkında bize çok değerli bilgileri sunabilirler.

- Bir kara delik, yakın çevresindeki maddelerin çoğunu yuttuğu zaman artık besleneceği fazla bir madde kalmaz ve kuasarlar ölür. Yani kara deliğin inanılmaz miktarda maddeyi yemesi öncesinde oluşan akıl almaz ışımalar biter. Kara delik artık yalnız "takılmaya" başlar.

- Samanyolu galaksimiz, yaşlı sayılabilecek bir galaksi olduğu için kuasara sahip değildir. Büyük ihtimalle gençliğinde kuasar oluşturmuştur. Ancak şu an, çekirdeğindeki süper kütleli kara delik çok fazla maddeyi "yutmaz", çünkü yakınlarında "beslenebileceği" fazla madde kalmamıştır. Dolayısıyla kuasar oluşturmaz. Ancak gelecekte Andromeda galaksisi ile samanyolu galaksimiz birleştiği zaman tekrar bir kuasar oluşabileceği belirtilir. 

Evrenimiz hem hayal gücümüze dahi sığmaz boyutuyla hem de içindeki akılalmaz gizemli yapılarıyla o kadar büyük ve ihtişamlıdır ki üzerinde yaşadığımız minicik dünyamız, evren içinde adeta sonsuz okyanusta bir damla gibidir. Bu kısa yazımı, Carl Sagan'ın aşağıdaki muhteşem ve ufuk açıcı sözleriyle bitireyim:

"İşte orada. Orası evimiz. Bizler oradayız. Sevdiğimiz herkes, tanıdığımız herkes, duyduğunuz herkes, gelmiş geçmiş tüm insanlık hayatlarını orada yaşadı. Bütün neşe ve kederlerimiz, kendinden emin binlerce din, ideoloji ve ekonomik doktrin, bütün avcı ve toplayıcılar, bütün kahramanlar ve korkaklar, bütün uygarlık kuran ve yıkanlar, bütün krallar ve köylüler ve bütün aşık çiftler, bütün anne ve babalar, umut dolu çocuklar, mucitler ve gezginler, bütün ahlak öğretmenleri, bütün yozlaşmış politikacılar, bütün süper starlar, bütün büyük liderler, türümüzün tarihindeki tüm azizler ve günahkarlar… Burada gün ışığına asılı bu toz zerresi üzerinde yaşadılar.

Dünya, muazzam kozmik alanda çok küçük bir sahnedir. Tüm o generaller ve hükümdarlar tarafından şeref ve zafer içinde dönemlerinin efendileri olmak için döktükleri kan ırmaklarını düşünün yalnızca küçük bir noktanın, bir bölümünde. Bu küçük pikselin bir köşesinde yaşayan sakinlerin diğer bir köşenin farkları zorlukla ayırt edilebilen sakinlerine yaptıkları bitmek bilmeyen zorbalıkları düşünün. Yanlış anladıkları ne çok şey vardı, birbirlerini öldürmeye ne kadar da hevesliydiler, nefretleri ne kadar da ateşliydi. Afra tafralarımızın hayali benmerkezciliğimizin ve evrende ayrıcalıklı olduğumuza dair yanılgımızın boyunun ölçüsü bu soluk ışıklı nokta tarafından alındı. Gezegenimiz onu saran devasa kozmik karanlıkta yapayalnız bir noktadır. Bütün bu karanlık ve enginlik arasında bizi kendimizden korumak için başka bir yerden yardım geleceğine dair hiçbir iz yoktur.

Dünya, şimdilik bildiğimiz tek yaşam barınağı. En azından yakın gelecekte türümüzün göç edebileceği başka bir yer yok. Evet, ziyaret edebiliriz. Ama yerleşmek? Henüz değil. Hoşunuza gitsin ya da gitmesin Dünya, bu zamanda ayakta kalabildiğimiz tek yerdir. Gökbilimin insanı mütevazı yaptığı ve karakter geliştirdiği söylenir. İnsan kibrini ahmaklığını uzaktaki bu görüntüden daha iyi vurgulayan bir şey yok gibi. Bana göre bu görüntü birbirimize nezaketle yaklaşma ve bu soluk mavi noktayı şimdiye dek bildiğimiz tek yuvayı koruma ve gözetme sorumluluğumuza vurgu yapar.” - Carl Sagan

Ozan

İletişim:    mistikfelsefe@gmail.com NOT: Bu yazı ve diğer tüm yazılar bana aittir ve hakları saklıdır. Kaynak göstermeden herhangi bir yazımı kopyalamayınız!

23 Eylül 2018 Pazar

Evrenin asıl amacı

Not: Kitabım "Mistik Tanrı" Kitapyurdu sitesinde satışa çıktı!  Bu blogtaki yazılar hoşunuza gittiyse kitapta çok daha fazlasını bulacaksınız! Aşağıdaki linkten satın alabilirsiniz.







Evrenin asıl amacı ne? Bizim bu evrende esas amacımız ne?

Bu konuda dünyanın en çok saygı gören bilim insanlarından Carl Sagan şu yorumu yapmış: "Bizler evrenin (kozmos) kendisini bilme yollarından biriyiz." Burada Kozmos'un yerine "Tanrı" "sonsuz potansiyel" ya da "enerji" ifadesini de koyabiliriz ki Ibn Arabi gibi pek çok sufi üstad, çeşitli uzakdoğu sistemleri ve mistisizm koymuş. Yani bu deyişe göre amaç: kendisinden ayrı olmayan enstrümanları aracılığıyla kendisini bilmek, dolayısıyla sonsuz potansiyelini açığa çıkarmak, kendisini gerçekleştirmek ve deneyimlemek, klasik tasavvuf deyişiyle "bilinmek". Bilinme işlemi de tezahür ile oluyor. O kendisinden ayrı olmayan ("enel hak") enstrümanları da evren ve canlı yaşam formları yani bizler ve diğer olası zeki yaşam formları oluyoruz. Ama "bilinmek" ifadesi yüzeysel olarak algılanmamalı. Çünkü bilen de bilinen de yine aynı enerji. Her şey, potansiyelin (Tanrı, enerji...vs. ismine ne dersek diyelim) potansiyeli olduğu şeyleri açığa çıkarmasından ibaret. Bu da onun doğasının (POTANSİYEL sonsuzluk olmasının) zorunlu bir sonucu. Peki neden "bilinmek" istiyor o potansiyel? O enerji ya da mutlak olan, çeşitli felsefi sistemlerde (mesela Neo - Platonizm'de) "sonsuz potansiyel" olarak tanımlanmış. İşte "potansiyel" ifadesi potansiyeli olduğu şeyleri açığa çıkarmayı ima eder yoksa o "potansiyel" değil ölü bir yığın olur. Dolayısıyla "bilinme" ihtiyacı ya da durumu, enerjinin doğasından kaynaklanan zorunlu bir sonuçtur belki de. Evren ve bizler işte bu "sonsuz potansiyel" in kendisine ayna olmak için, kendisini bilmek için kullandığı kendisinden ayrı olmayan enstrümanlar gibiyiz.

Bu mutlak amaç yani "büyük pencere" amacı. Bireysel enstrüman olan bizlerin amacı nedir peki bu sisteme göre? Aynı zamanda bir spiritüelist olan Maslow'un ihtiyaçlar piramidindeki en yüksek basamaktır: "Kendini gerçekleştirmek" Hepimiz, potansiyelimizi mümkün olduğu kadar "olur"a dönüştürmek için "burada"yız belki, içimizdeki saklı olan, "ihtimal" durumunda uyuyan becerileri, davranışları, vizyonu, bakış açısını ifade etmek, ortaya çıkarmak böylece mutlu bireyler olmak için buradayız. Mistisizme göre ancak bu şekilde evren kendisini "bilme" yolunda devasa adımlar atabilir işte ve Sagan'ın "Kozmos"u kendini bilme yolunda sürekli devleşir.


Fırat

İletişim:    mistikfelsefe@gmail.com
NOT: Bu yazı ve diğer tüm yazılar bana aittir ve hakları saklıdır. Kaynak göstermeden herhangi bir yazımı kopyalamayınız!

9 Şubat 2017 Perşembe

Tanrı Niçin Yarattı? 1-2-3

Kitabım "Mistik Tanrı" Kitapyurdu sitesinde satışa çıktı! Bu blogtaki yazılar hoşunuza gittiyse kitapta çok daha fazlasını bulacaksınız! Aşağıdaki linkten satın alabilirsiniz:






“Büyük” soru: Tanrı niçin yaratmıştır?


1) GİRİŞ


Dünyaya geldik, öncesini ise hatırlamıyoruz. Hayatımızda şöyle bir geriye bakınca “başlangıç” noktamız, ancak hayal meyal hatırlayabildiğimiz, çoğu zaman onu bile başaramadığımız, çocukluğumuz… Doğduk, büyüdük, iyi ya da kötü, bir şekilde yaşamaya çalışıyoruz şu hayatta. Bazen dünyanın içine batıyoruz, bunalıp kalıyoruz bazen de dışarıdan gelen ufak tefek etkilerle mutlu oluyoruz. Yaşamımızı sürdürebilmek için, eğer çok rahat bir ailede ya da ortamda yaşamıyorsak, didiniyoruz, önce okulu bitiriyoruz sonra iş bulmaya çalışıyoruz sonra da evlenmeye… Yaşayabilmek için sürekli bir şeyleri başarmak zorundayız ve bu süreç, çoğumuz için, çoğunlukla hayal kırıklıklarıyla dolu bir didinme anlamına geliyor. Şartlardan dolayı ve çoğunlukla da aksini başaramadığımızdan olsa gerek, hayatın üzerinden bir kuş misali süzülür gibi, onun içine batmadan yaşamayı başaramıyoruz.


Bütün bu dünyasal koşuşturmalar içinde, kişilik yapımıza ve içsel dünyamıza da bağlı olarak, ara sıra aklımıza daha derin sorular da gelmiyor değil tabi. Özellikle kendimizle başbaşa kaldığımızda gelir aklımıza bazen bu tip sorular… Ya da gece yıldızlara bakarken, sakin huzurlu bir nehri seyrederken, yeşillikler içinde huzurla otururken, günbatımlarında gelir, aklımızın içinde zihnimizi çok fazla meşgul eden dünyasal bir şey olmadığında gelir.


Dünyasal Yaşamla ilgili, evrenle ilgili spiritüel manada sorduğumuz “derin” ve “büyük” sorular vardır. “Spiritüel” ifadesini kullandım çünkü bu sorular, inançlarımızın “dış” yüzeyleri, görünümleri ile ilgili değildir. Örneğin “şu sevap mıdır?” “bu günah mıdır?” “şu haram mıdır?” “cehennem nasıldır?” “cennete nasıl gideriz?” gibi sorulardan ziyade, hayatımızın anlamıyla, daha doğrusu yaşamın objektif anlamda manasıyla ilgili çok daha derin sorular vardır.


Örneğin, “nereden geldik, nereye gidiyoruz?” sorusu bu konuda oldukça ünlü bir sorudur. Bu soruya çeşitli dinsel ve felsefi sistemler farklı yanıtlar verirler. Mesela “Tanrı’dan geldik Tanrı’ya gidiyoruz” ya da “topraktan geldik, cennete veya cehenneme gidiyoruz” gibi. Fakat esas büyük soru “Tanrı her şeyi niçin yarattı?” sorusudur. Yani bütün evren(ler), galaksi kümeleri, galaksiler, güneş sistemleri, yıldızlar, gezegenler ve tabi ki canlılar niçin, ne amaçla yaratılmıştır? İşte subjektif (kişisel) hayatlarımızın objektif (herkes için geçerli) anlamı aslında bu büyük soruda yatmaktadır. Bu büyük soruya verilen yanıtlar, dünyasal amaçlar ve koşuşturmacalardan başka yaşamımızdaki esas anlamı da belirleyecek yahut ima edecek esas olgudur.


Bu “yaşamın anlamı nedir?” sorusuna materyalist ateistler ya da naturalistler birkaç yanıt verirler: Ya “yaşamamızın herhangi anlamı yoktur” şeklinde nihilist açıdan yaklaşırlar ya “herkes kendi anlamını kendisi yaratır” derler (yani herkes için geçerli objektif değil de subjektif anlamlar vardır derler) ya “mümkün olduğunca haz alıp yok olmak” şeklinde olaya hedonist pencereden bakarlar ya da “üremek ve nesli devam ettirmek” şeklinde “bilimci” ama ne kadar bir “anlam” olduğu tartışmalı yanıtlar verirler. Ben ise bu yazı dizimde dinsel ve felsefi sistemlerin, “yaşamın anlamı” ile de doğrudan alakalı “Tanrı niçin yaratmıştır?” şeklindeki bu büyük soruya verdiği yanıtları detaylı olarak incelemeye çalışacağım. Bölümler aşağıdaki gibi olacak:


1) Giriş
2) Semitik dinlerde “Tanrı niçin yarattı?”
3) Uzakdoğu dinlerinde “Tanrı niçin yarattı?”
4) Mitolojilerde “Tanrı niçin yarattı?”
5) Gnostisizm’de “Tanrı niçin yarattI?”
6) Felsefi sistemlerde ve mistisizmde “Tanrı niçin yarattı?”
7) New age ve spiritüelizm sistemlerinde “Tanrı niçin yarattı?”

2) Semitik dinlerde “Tanrı niçin yarattı?”


Öncelikle semitik dinlerde Tanrı deyince ne anlaşılır? Semitik / judeo-christian dinlerin Tanrı’sı, bizzat bu dinlerce şöyle tanımlanır:


a) Tanrı’nın her şeye gücü yeter. O ezelidir, başlangıcı yoktur; ebedidir, sonu yoktur. Evrensel zamana bağlı değildir o, dolayısıyla zamanın dışındadır. “Kuşbakışı” göz atarak sonsuza kadar uzanan geçmiş şimdi ve gelecek zamanları tek bir anda görebilir. O, sonsuz güç sahibidir, onun hiçbir şeye ihtiyacı yoktur.


b) Tanrı, sonsuz bilgi ve hikmet sahibidir


c) Tanrı, evreni yoktan yaratmıştır (creatio ex nihilo) (Bu “yoktan yaratılış” teorisi aslında Tevrat’ta açıkça bulunmaz sadece ima edilir. Katolik ve ortodoks hristiyanların kabul ettiği Deuterocanonical denilen (sonradan kanona eklenen) çeşitli apokrif metinlerde ve ayrıca islamın kutsal kitabı Kur’an’da ise bu görüş açıkça belirtilir.)


d) Tanrı evrene aşkındır ancak içkinliği sadece bilgisi iledir. Yani Tanrı yarattıklarından tamamen ayrıdır.


e) Tanrı, evrenin dışında oturan sonsuz güçlü bir kral gibidir. Evrenin dışındadır. Bunu belirtmek için genelde “yukarıda” benzetmesi ya da iması kullanılır semitik dinlerin kutsal kitaplarında. Örneğin Tevrat’ta Tanrı, Babil kulesini görebilmek için bulunduğu yerden “aşağıya iner” (Yaratılış / Genesis 11:5). Kur’an’da “gökteki” şeklinde ifadeler kullanılır. ( 67/17) Ancak buna ragmen onun gücü o kadar fazladır ki bilgisi o kadar “sonsuz”dur ki dünyada bir yaprak bile onun izni olmadan yere düşmez. Ayrıca Tanrı’nın (sonsuz güçlü) bir kral gibi düşünülmesi (Onun “melik” olması, tahtı, arşı var gibi benzetmeler kullanılması, kulları olması…vs) olgusu hem Musevilik’te hem Hristiyanlık’ta hem de İslam’da kendine yer bulur.


Peki Tanrı semitik dinlere göre evreni tam olarak neden / niçin yaratmıştır?


1. Yanıt: Tanrı her şeyi “yüceliği için” yarattı


Eski Ahit’te şöyle denir:


Yeşaya 43: 7 ‘Yüceliğim için yaratıp biçim verdiğim, Adımla çağrılan herkesi, Evet, oluşturduğum herkesi getirin’ diyeceğim.”


Bu yanıtın ne kadar yanıt olduğu tartışılır. Çünkü semitik dinlere göre Tanrı zaten ezeliyetten beri yani sonsuzdan beri sonsuz yüceliktedir. Evreni ve insanları yaratması sonsuz yüceliğinin üzerine eklemez çünkü yüceliğinde herhangi bir eksik yoktur ya da yüceliği “gelişime açık” bir olgu değildir, zaten mükemmeldir. Böyle olunca da “yücelik için yarattı” şeklinde bir ayet olması, “Tanrı niçin / ne amaçla yarattı” sorusuna yanıt olmaz.


2. Yanıt: Tanrı her şeyi ve insanları kendisine kulluk etmesi için yarattı


Semitik dinlerin kendi mantığı içinde, yaratılanın yaradana hizmet etmesi ve tapması son derece doğaldır. Çünkü semitik dinlerdeki tanrı anlayışı, sonsuz güçlü bir kral benzetmesi ve detaylı metaforu üzerine kuruludur. Tabi ki insanlık tarihinde pek çok krallık yönetimi geldi geçti ve bu yönetimlerde halkın öncelikli sorumluluğu krala doğrudan ya da dolaylı yollarla kulluk etmek, hizmet etmek idi. Doğal olarak, semitik dinlerdeki Tanrı da (sembolik bile olsa) arşı ve tahtı olan bir “melik” olduğuna göre, “insanları kendisine kulluk / hizmet etmesi için” yarattı denilir ve bu teoloji içinde savunulabilir. Ne var ki insanların krala hizmeti şarttır çünkü kral, “kral” dahi olsa ihtiyaçları olan bir varlıktır. Ancak Allah’ın hiç kimsenin hizmetine ve kulluğuna ihtiyacı olamaz çünkü kendisi mükemmeldir, sonsuz güçlüdür. Allah’ın kendisinde olmayan ve kullarının ona verebileceği hiçbir şey yoktur, kulların Allah’ta tamamlayacakları da herhangi bir şey yoktur.


3. Yanıt: Tanrı insanları denemek, imtihan etmek için, iyi kötü ortaya çıksın diye yarattı


Bu yanıt, her şeyin yaratılışının esas sebebini değil de daha çok insanın yaratılışından çok sonraki bir süreçte yapılan bir eylemin sebebini açıklar. Yani önce, bambaşka bir amaçla (bu amaç her ne ise) evrenler, galaksiler, yıldızlar, canlılar ve insanlar yaratılmıştır. Ancak daha sonra insanların dünya hayatı sınava tabi tutulmuştur.

Bunun neden “ilk yanıt” olamayacağını şöyle düşünerek de anlayabiliriz: Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan sonsuz güçlü Tanrı, tabiri yerindeyse, ezeliyette / sonsuzdan beri kendi sonsuzluğunda var olurken birden içsel yapısında değişim olmuş ve "Önce madde denilen şeyi yaratayım sonra evren denilen bir şey yaratayım sonra bir de melekler yaratayım ama içlerinden biri daha sonra şeytan olsun, ölüm diye bir olgu yaratayım ve şeytan da sonradan yaratacağım insan denilen varlığı saptırsın ve ölümle/günahla birlikte dünya hayatına düşsünler sonra da o insan soyunu deneyeyim, iyi kötü ortaya çıksın diye sınav edeyim, böylece bana inananları kurtarayım" şeklinde mi düşünmüş olabilir?


İkinci olarak, semitik dinlerin kendi teolojilerine göre sonsuz güçlü, zamanın dışında ve sonsuz bilgi sahibi bir varlığın yarattığı şeylerle ilgili “iyi-kötü ortaya çıksın” diye “beklemesine” ihtiyacı yoktur. Kendisi zamanın dışında ve sonsuz bilgi sahibi bir güç olduğundan, sonsuza kadar olacak zamanda iyi-kötü ne varsa başından beri en net şekilde zaten bilmektedir.


4. Yanıt: “Tanrı sevgidir”. Dolayısıyla Tanrı, insanlara sevgisini göstermek için yarattı


Bu yanıtı daha çok hristiyanlar verir. Çünkü İncil’de şöyle ayetler vardır:


1. Yuhanna 4: 7 “Sevgili kardeşlerim, birbirimizi sevelim. Çünkü sevgi Tanrı’dandır. Seven herkes Tanrı’dan doğmuştur ve Tanrı’yı tanır. 8 Sevmeyen kişi Tanrı’yı tanımaz. Çünkü Tanrı sevgidir…….. 12 Hiç kimse hiçbir zaman Tanrı’yı görmüş değildir. Ama birbirimizi seversek, Tanrı içimizde yaşar ve sevgisi içimizde yetkinleşmiş olur.”


Bu ayetler, güzel ayetler… Ancak bunlar “Tanrı niçin yarattı” sorusuna yanıt olabilir mi? İncil bu konuda bir şey söylemiyor fakat çeşitli hristiyanlar kendi yorumlarıyla, şunu savunurlar:


“Ayetlerde ‘Tanrı sever’ denmiyor. ‘Tanrı sevgidir’ deniyor! Dolayısıyla Tanrı’nın doğası sevgidir. Sevgi ise ancak seven ve sevilen şeklinde bir ayrışma olursa mümkün olabilir / gerçekleşebilir. İşte Tanrı’nın evreni ve insanları yaratmasının sebebi de budur, sevgisini yansıtması / göstermesi gerekir”


İlk bakışta detaya inilmezse, bunlar kendi içinde mantıklı görülebilir. Ancak azıcık detaya inersek bu sorunun da yanıt olamayacağı bir gerçektir.


Öncelikle, hristiyanlık teolojisine göre (Judeo-christian teolojisi) madde ezeli değildir, Tanrı ezelidir ve sonsuz güçlüdür. Yani evrenden ve canlılardan (dolayısıyla insanlardan) bir ezeliyet kadar önce Tanrı mevcut idi. Peki o zamanlar Tanrı’nın doğası farklı mıydı? O zamanlar Tanrı “sevgi” değil miydi? (Çünkü yukarıdaki mantığa göre, seven/sevilen ayrışması yoktu) Ancak evren ve insanın yaratılışından sonra mı “Tanrı sevgidir” sözü gerçekleşti yani Tanrı’nın doğası değişti? Tabi ki hristiyan teolojisi buna “hayır Tanrı’nın doğası değişmez o ezeliyetten beri sevgidir” derler. (üçlü birlik kısmında göreceğiz)


“Tanrı = sevgi” ise ve Tanrı’nın doğa olarak “sevgi” olması için insanda bu sevgiyi yansıtması gerekiyorsa (ki gerekmiyor, birazdan üçlü birliği inceleyeceğiz) bu insanı Tanrı’nın doğasının bir parçası / bir zorunluluk yapar ve böylece insanın da Tanrı gibi ezeli olması gerekirdi. İnsan ya da canlılar olmadan da “Tanrı=sevgidir” denilebiliyorsa o zaman sonsuz hikmetli, güçlü bir Tanrı’nın sevgisi de tam, sonsuz ve mükemmel olacağına göre, insanı “sevgi için yaratması”nın bir anlamı kalmamaktadır.


Gerçekten de hristiyanlık teolojisinde Tanrı ezelden beri sevgidir ve bu sevgi tam / mükemmel bir sevgidir. Dolayısıyla bu sevginin bir şekilde gerçekleşmesi ya da tamamlanması için evrene, canlılara, insana gerek yoktur. (Yani “Tanrı sevgisini göstermek için insanı yarattı” sözü böylece yanıt olma niteliğini yitirir)


Biraz daha detaya girelim, hristiyanlık teolojisinde Tanrı nasıl “ezelden beri” sevgi olabilir? Tanrı kimi seviyor? Bunu anlamak için “üçlü birlik” (teslis) inancını iyi bilmek gerekir. Tanrı, hristiyanlara göre ezelden beri, kendi içinde, üç farklı kişiliğe sahip tek bir Tanrı olarak var olmaktadır: Baba, Oğul ve Kutsal Ruh… Bunlar üç farklı Tanrı değildir ya da “Tanrı’nın parçaları” değildir. Bunlar, tek Tanrı’nın içindeki üç farklı bilinç merkezidir, benliktir ya da kişiliktir. Üçlü birlik inancı aşağıdaki resim ile açıklanabilir:

                                 




Perichoresis – Tanrı’nın üç benliği arasındaki mükemmel ilişki ve sevgi akışı


Eski kilise babalarından teolog Augustine şöyle der:


“Teslisi görünce orada sevgiyi de görürsünüz. Çünkü teslisteki üç kişilik hem sevilen hem seven hem de sevgidir” (2)


Hristiyan teolojisine göre Tanrı’nın üç benliğinin (Baba, Oğul, Kutsal Ruh) arasında ezelden beri devam eden bir ilişki, sevgi ve enerji akışı vardır. (3) Teologlar bu “sevgi akışı”nı Grekçe “Perichoresis” ifadesiyle tanımlarlar. Çeşitli teologlar bunun için “social trinity” ifadesini de kullanmış. İncil’de şu tipte ayetler vardır:

Yuhanna 17 24b: “Çünkü dünyanın kuruluşundan önce sen beni sevdin.”


Yuhanna 5:20 “Çünkü Baba Oğul’u sever ve yaptıklarının hepsini O’na gösterir.”


Öylese şu sonuca varabiliriz: Tanrı, evreni ve insanları “sevgisini göstermek”, “sevgisini paylaşmak” için yaratmış olamaz. Çünkü gördüğümüz gibi, Tanrı’nın üç benliği arasında ezelden beri devam eden tam ve mükemmel bir sevgi akışı, paylaşımı ve sevgi ifadesi zaten vardı. Yani hristiyan teolojisine göre, Tanrılığın içinde hem seven hem de sevilen unsurlar ezelden beri mevcuttur çünkü bu Tanrı’nın doğasıdır. Dolayısıyla insanoğlunun, üçlü birliğin kişileri arasında ezelden beri devam eden bu zaten tam ve mükemmel olan sevgi akışına, sevgi paylaşımına ekleyebileceği mantıken hiçbir şey olamaz.


1- Fotoğrafın kaynağı: http://www.sesbulutu.com/hakkinda.php?q=07


2- Cobb, J. B., Ives, C., & Abe, M. (1990). The Emptying God: a Buddhist-Jewish-Christian conversation (s.119). Maryknoll, NY: Orbis Books.


3- Cook, M. L. (2010). Trinitarian Christology: the power that sets us free (s.74-75). Mahwah, NJ: Paulist Press.


3) Uzakdoğu dinlerinde “Tanrı niçin yarattı?”

Uzakdoğu dinlerinde Tanrı kavramı ve Tanrı’nın nitelikleri, semitik dinlerdeki kadar kesin ve keskin sınırlarla belirlenmemiştir. Tanrı, çok daha soyut bir enerji bütünlüğü olarak görülür bu dinlerin çoğunda. Semitik dinlerdekinin aksine, Tanrı evrenin üzerinde, “göklerde” oturan, tahtı, arşı, kulları…vs olan bir kral gibi betimlenmemiştir ya da sembolleştirilmemiştir.


Bu dinlerdeki Tanrı algısının semitik dinlerdekinden en önemli farkı da Tanrı’nın evrenden ve içindekilerden tamamen ayrı olduğunun düşünülmemesidir. Öyle ki Tanrı denilen enerji, hem evreni oluşturan ya da evren olarak tezahür eden şeydir hem de ondan da fazlasıdır. Yani Tanrı denilen olgu tam anlamıyla hem içkin hem de aşkın bir enerjidir. Dolayısıyla denilebilir ki Tanrı = evren + fazlasıdır. Başka bir ifadeyle bütün bir evren ve içindekiler, Tanrı’nın / Tanrılığın içinde tezahür eden görünümlerdir. Tıpkı dalganın, suyun tezahüründen başka bir şey olmaması gibi. Bu görüş, çok daha sonra “panenteizm” sözcüğüyle batı felsefesinde kavramlaştırılmıştır. Devi Gita’nın da dediği gibi “Bütün bir evren ve her şey benim içimde örülegelmektedir. İçinde ben olmayan bir şey olduğunu söylemek, kısır bir kadının öz oğlu ifadesini kullanmak kadar anlamsızdır.” Bu görüşle bağlantılı olarak, diyebiliriz ki genel olarak Uzakdoğu dinlerinin “yaratılış” kelimesiyle ifade ettiği şey semitik dinlerdekiyle aynı değildir. “Yaratılış” kelimesiyle kastedilen daha çok Tanrı’nın evreni kendi içinden tezahür ettirmesi ya da Plotinus’un, Ibn Arabi’nin, Farabi’nin ve İbni Sina’nın savunduğu gibi, evrenlerin Tanrı’dan sudur etmesidir. (“Sudur nazariyesi” / “emanation”)


Semitik dinlerdekinin aksine, genel olarak Uzakdoğu teolojilerine göre “kurtuluş” da Tanrı’nın neredeyse bütün genel ve özel hayatı düzenleyen kurallarına uyup ona (“gerçek” Tanrı’ya) inanmakla ve tapınmakla gerçekleşmez. Kurtuluş, kişinin kendi içinde çıkacağı yolculuk ile kendisini keşfetmesi, kendisini gerçekleştirmesi, kendisinin ve her şeyin aslında Tanrı’dan başka bir şey olmadığını fark etmesi, böylelikle kendisini bütün canlılarda, bütün canlıları da kendisinde görebilmesi (1) ve doğayla / evrenle tam uyum içinde yaşamaya başlamasıyla (2) gerçekleşir.


Uzakdoğu dinlerinin bu tarzdaki görüşleri mistisizmi, spiritüelizmi, new age inançlarını ve hatta semitik dinlerin ortodoks olmayan mistik ekollerini de (Kabala, tasavvuf felsefesi...vs) derinden etkilemiştir.


Uzakdoğu dinlerinin ilgili soruya verdiği yanıtlar genelde birbirini dışlar tarzda değil içerir tarzdadır. Yani belli bir uzakdoğu dini ya da o dinin belli mezhepleri / okulları, bir yanıtı kabul edebilecekleri gibi bütün yanıtların geçerli olduğunu da söyleyebilirler


1. Yanıt: Tanrı’nın kendi doğasını açığa çıkarmak, ifade etmek için evren tezahürü, mekanik olarak / doğal olarak ortaya çıkmıştır


Bu görüşü savunanlar “güneş” ve ısısı / ışığı örneğini sıklıkla kullanırlar. Güneşi ışığı ve ısısı olmadan düşünebilir miyiz? Güneşi "güneş" yapan unsur, ışınları ve ısısıdır. Diyebiliriz ki güneşin ısısı ve ışığı, güneşin kendisini ifade etmesidir, kendi doğasını ve potansiyelini açığa çıkarmasıdır. İşte evren (ve içindekiler) de Tanrı’nın kendisini ifade etmesidir. Işığın ve ısının, güneşin vazgeçilmez ve "zorunlu" bir "olgusu" olması gibi, nihai anlamda bir “hayal” (maya) olan evren de Tanrı'nın vazgeçilmez ve zorunlu bir olgusudur. Isının ve ışığın güneşin doğasından yayılan bir sonuç olması gibi, evrenler ve içindeki canlılar da Tanrı'nın bizzat doğasından yayılan bir sonuçtur. Evren, Tanrı`nın kendisini, yine kendi içinden, gerçekleştirme sürecinin sonuçlarından biridir ve “bu süreç sonsuzluktan beri tekrarlanmaktadır” denir.


Örneğin Taoizm’de, Tao Te Ching’e göre her şey Tao denilen gizemli bütünlüğün tezahüründen ibarettir, Tao’nun kendisi “isimsiz”dir ancak evren olarak tezahür ettiğinde “adlandırılabilir” yani kavranılabilir olur. (3) Böylece Tao, kendisini ifade eder. Tıpkı güneşin ısı ve ışığıyla kendisini ifade etmesi gibi. (4)


2. Yanıt: Tanrı, kendisini bilmek ve / veya deneyimlemek ve gerçekleştirmek için evreni ve içindekileri tezahür ettirmiştir


Bu görüşlere göre Tanrı, başlangıçta kendisinin bilincinde olmayan ancak potansiyel olarak sonsuz bilinç olan bir enerjidir ve kendisinden başka hiçbir şey olmadığı için kendisinin farkında değildir, tıpkı doğası “aydınlık” olan ışığın, üzerinde yansıyacak bir “şey” olmadığı zaman paradoksal olarak “karanlık” olması gibi. Tıpkı "dalga" kavramını potansiyel olarak içinde barındıran durgun suyun "durgun su" durumundan çıkarak dalga halinde tezahür etmeden dalga kavramının olura dönüşmemesi gibi. Tıpkı john Locke'ın "her şeyi gören göz, bir yansıtıcı olmaksızın kendini göremez." sözündeki mantık gibi. İşte Tanrı'nın kendisini bilmesi için bir aynaya gereksinim vardır ve emanasyon yoluyla evren ve içindeki canlılar olarak tezahür ya da sudur eder. Böylece Tanrı denilen sonsuz potansiyel, potansiyeli olduğu şeyleri açığa çıkarmaya, kendisini gerçekleştirmeye, kendisini deneyimlemeye başlar ve evrenler, canlılar olarak tezahür eder. Dolayısıyla insan ve evrenlerdeki diğer zeki yaşam formları, Tanrı'nın bilincinin açığa çıkmasıdır ve Tanrı'nın kendisine ayna olmasıdır.


Bu görüşler daha sonra neredeyse bütün mistik sistemleri ve felsefeleri, spiritüelizmi ve new age inançlarını da derinden etkilemiştir. Carl Sagan gibi pek çok “koyu” bilim insanı ayrıca günümüzdeki, materyalist olmayan ve bu konularda yazan pek çok fizikçi de buna benzer fikirleri dile getirmişlerdir. (Bernard Haisch, Fred Alan Wolf, Amit Goswami, Bruce Rosenblum gibi) Örneğin Carl Sagan şöyle der:


“Bizler, evrenin kendisini bilme yollarından biriyiz.” (5)


Hinduizm’de, MÖ 900 – 600 yılları arası bir zamanda yazıldığı düşünülen Brihadaranyaka Upanişad’ta şöyle denir:


“O, kendisini her bir görünüme dönüştürdü. Bütün görünümler, onu bilinir kılmak içindir. O, ‘maya’ sayesinde pek çok olarak görünümlere kavuşur.” (2.5.19)


Bu “dönüşme” işlemini uygulayan Tanrı’dır ve Upanişad felsefesine göre evrende Tanrı’dan başka da bir şey yoktur. “Sen O’sun” ya da “Ben O’yum” şeklindeki anlayış en eski ifadesini Hint dinlerinde bulur. Dolayısıyla bu teolojiye göre evrende Tanrı’dan başka bir şey yoksa Tanrı bu “kendisini dönüştürme” işlemiyle kendisini kime bilinir kılacaktır? Tabi ki yine kendisine… Ünlü Advaita felsefesi (Hint ikilik dışı felsefesi) üstadlarından Swami Paramarthananda, hacimli Brihadaranyaka Upanişad tefsirinde bu ayet hakkında şöyle der: “Burada, görünüşe bakılırsa, Brahman kendisini bilmek istemektedir” (“Here, Brahman wanted to know itself it seems”) (6)


6. ve 12. yüzyıllar arasında tamamlandığı sanılan Yoga Vasistha isimli Hint felsefe metni şöyle der:


“Işığın (gözüken ışığın) yansıtıcı ajanlar olmadan görülememesi gibi sonsuz bilinç de ancak çeşitli bedenler aracılığıyla kendisini ortaya çıkarır.” (7)


Hint felsefesinde Vedanta yorumcularından biri olan Vallabha Upanişadları, Bhagavad Gita’yı ve Brahma Sutralarını yorumlayarak Shuddha Advaita (Saf ikilik ötesicilik ya da saf monizm) adı verilen bir sistem geliştirmiştir. Bu sisteme göre Tanrı’nın maya gücü “hayal” değil gerçektir. Yani diğer Vedanta sistemlerinin çoğunda evren bir ilüzyon kabul edilirken Vallabha’nın sisteminde maya, Tanrı’nın deneyimleme gücünü ifade eder ve gerçektir, “maya” da Tanrı’nın içindedir / Tanrı’dan ayrı değildir. Evrendeki istisnasız her şey, maya dahil, Tanrı’nın gerçek tezahürüdür.


Vallabha’nın sistemine göre Krişna, maya enerjisi sayesinde, kendisinin içinden, kendisinden farkı olmayan sayısız bireysel canı (Jiva) kendisine yabancılaştırarak onların ayrı egolar, ayrı bireysellikler olarak ortaya çıkmalarını sağlar ve bu bireysellikler doğum ölüm döngüsüne tabi tutulur. Hint metinlerinde bunun bir “Lila” (Tanrı’nın bir nevi kozmik oyunu) olduğu söylenir. Peki Tanrı bunu neden yapar? Vallabha bunu açıklarken yukarıdaki Brihadaranyaka Upanişad (2.5.19) ayetini gösterir ve yorumlar.


Ona göre Tanrı, potansiyel olarak sonsuz ayrışmamış bilinç olsa da kendi kendisinin tam farkında olabilmesi için kendiliğinden ayrı gözüken, kendiliğinin dışında “ayna” gibi başka ikinci “şey” lere ihtiyaç duyar. İşte kendisini yine kendisine bilinir kılmak için “lila” yani kozmik oyun başlar. Böylece sayısız bireysel Jiva (can) bilinç birimleri (yani canlılar) sayesinde Tanrı kendi kendisinin farkında olur. Tanrı’nın kendisini tam olarak gerçekleştirmesi, bilmesi ve bilinçsiz birlikten tam bilinçli birliğe geçmesi ise ancak evrenlerdeki her türlü yaşam formunun ruhsal olarak aydınlanması ve Tanrı’dan farklı olmadığını anladığı (tasavvuftaki "Enel Hak") bilinç frekansına erişmesi ile (Yani tasavvufun deyişiyle "kamil insan" olması ile) mümkün olur. (8)


Taoizm’e göre varlıktan önce mutlak gizem olan bir tekillik vardı. Çinliler buna T’ai Chi der. Bu mutlak tekillik, zamansızlıkta bir anda kendisini bilmek, kendisinin farkına varmak ister ve ilk kutupluluk böylece tezahür eder. Yin ve Yang’in ilk tohumları böylece atılmış olur. Sonrasında her şey Yin ve Yang tarafından oluşturulmaya başlanır. (9) Dolayısıyla en başta mutlak gizem olan tekillik, sembolik anlamda kendisini “suje” ve “obje” olarak bölerek ifade eder ve bu ifade ediş “zihin” “madde” gibi, ontolojik ya da epistemolojik açıdan fark etmez, neredeyse her kavramda bulunan ikilik / kutupluluk ile de kendisini gösterir. Böylece o tekilliğin kendisi hakkında bilinçli olma süreci “kutupluluk” ilkesiyle başlar. (10) (11)


Buddhizm’e gelirsek, öncelikle bilinmelidir ki Buddhizm içinde çok çeşitli ve birbirinden farklı okul vardır. Örneğin Theravada denilen ve sadece Pali Kanon’u (Tipitaka) kabul eden Buddhizm’de Tanrı ya da ruh anlayışı üzerinde hiç durulmaz. Ancak Buddhizm içinde Zen’i de doğrudan besleyen Yogachara (sadece zihin) gibi ekoller, ayrıca Shingon Buddhizm’i gibi dallar ve genel olarak Japon Buddhizmi içinde farklı anlayışlar vardır. Öncelikle yukarıda “sonsuz potansiyel” ile ifade ettiğimiz kavramın Mahayana Buddhizm’indeki karşılığı Tathagatagarbha ya da Dharmakaya’dır. Buna Buddhistler “hiçlik noktası” de derler. İşte bütün bir evren ve her şey bu olgunun tezahüründen, kendisini ifade etmesinden ibarettir çeşitli Mahayana okullarına göre. Lankavatara Sutra’da ise bu potansiyelin karşılığı her şeyi içine alan, her şeyin kendisinden çıktığı kozmik / bütünsel bir “Zihin” (Mind) kavramıdır.


Batıda en çok tanınan, en ünlü Buddhist ustalardan biri olan D.T. Suzuki, bu sınırsız potansiyele “kokoro” (Japonca “zihin”, “kalp”) dedikten sonra şöyle söyler: “Kokoro kendini bilmek ister………….. Kokoro’nun içinde aslında bununla ilgili özel bir niyet yoktur, o istek kendiliğinden oluşur.” (12)


Zen Buddhizm’inde “Alaya” kavramı tezahür etmemiş kozmik zihni simgeler. Suzuki’nin Lankavatara Sutra ile ilgili kitabında şöyle denir:


“Lankavatara Sutra’da Alaya, iyi kötü her şeyin deposu gibidir fakat kendisi nötrdür ve kendisinin bilincinde değildir. Çünkü içinde henüz herhangi bir ayrışma yoktur.” (13)


Mahayana Buddhizm’inde ve özel olarak Tibet Buddhizm’inde önemli bir kavram olan “sunyata” (boşluk) da bazen sonsuz potansiyel anlamında kullanılır. Suzuki şöyle söyler:


“Sunyata bizim aracılığımızla kendisini bilebilir”. (14)


1 - Hinduizm, İşa Upanişad


2- Taoizm – Tao Te Ching


3- Lao, Z. (2012). Tao te ching: the ancient classic (s.69). Chichester: Capstone.


4 -Ni, H. C. (1997). Entering the Tao: Master Ni's guidance for self-cultivation (s.13-15). Boston: Shambhala.


5- Sagan, C., & Head, T. (2006). Conversations with Carl Sagan (s.57). Jackson: University Press of Mississippi.


6 – http://arshaavinash.in/…/brihadaranyaka-upanisad-swami-par…/


7 - Venkatesananda, S. (1993). Vasiṣṭha's yoga (s.175). Albany, NY: State University of New York Press.


8 - Barz, R. (2007). Krishna: a sourcebook (s. 480-481) (E. F. Bryant, Ed.). Oxford: Oxford University Press.


9 - Wing, R. L. (2001). The Tao of power: a translation of the Dao de ching by Lao Zi (s. 14-15). New York: Broadway Books.


10 - Sabbadini, S. A. (2013). Tao te ching: a guide to the interpretation of the foundational book of taoism (s.36).


11 - Wolff, R. (2007). The popular encyclopedia of world religions (s.119). Eugene, Or.: Harvest House .


12 – Suzuki, D.T. (2014). Selected Works of D.T. Suzuki, Volume I: Zen (s.140) (R. M. Jaffe, Ed.). University of California Press.


13 - Suzuki, D. T. (1999). Studies in the "Lankavatara Sutra": one of the most important texts of Mahayana Buddhism, in wichi almost all its principal tenets are presented, including the teaching of Zen (s.197). Delhi: Motilal Banarsidass.


14 - Suzuki, D. T. (1956). Zen Buddhism, selected writings (s.263). Garden City, NY: Doubleday.


DEVAM EDECEK.


                                                                                              OZAN


İletişim:    mistikfelsefe@gmail.com

NOT: Bu yazı ve diğer tüm yazılar bana aittir ve hakları saklıdır. Kaynak göstermeden herhangi bir yazımı kopyalamayınız!


8 Temmuz 2016 Cuma

PanDeizm

Kitabım "Mistik Tanrı" Kitapyurdu sitesinde satışa çıktı! Bu blogtaki yazılar hoşunuza gittiyse kitapta çok daha fazlasını bulacaksınız! Aşağıdaki linkten satın alabilirsiniz:



                                                    


Pandeizm, panenteizme yakın bir felsefedir. Ancak onun ima ettiğinden daha fazlasını vurgular bazı konularda. Pandeizm çok kabaca şöyle anlaşılabilir: Başlangıçta Tanrı her şeyi; uzayı, zamanı, varlığı, yokluğu, maddeyi, enerjiyi içeren; sıfatsız, varlığın ve yokluğun, kısacası bütün ikiliklerin ötesinde bir bütün idi. ( astrofizikteki "singularity" ya da “tekillik” gibi) Her şeyi potansiyel olarak içinde barındıran ama içinde barındırdığı hiçbir “tohum” ile özdeşleştirilemeyecek bir bütün… Bu bütün, anladığımız manada bilinçli değildi. Potansiyel olarak sonsuz bilinci içermesine ragmen, bilinç tohumu ile de özdeşleşmiyordu ve anladığımız anlamda “kişilik sahibi” “bilinç sahibi” değildi. Kendisinin ne olduğunu bilmek için ne olmadığı kıyasına ve ayrışmaya gerek duydu. Tıpkı balığın suyu bilmek için sonsuz sudan farklı bir yoğunluğa, ortama geçmesi gerektiği gibi... Ama bunu anladığımız manada bir "bilinç" ile yapmadı. Daha çok mekanik, doğasından kaynaklanan bir itki ile kendi içine bakma gereği duydu. (Gerçek anlamda "bilinç"i ise evrim sonunda insanla ve uzaydaki olası daha zeki yaşam formları ile ortaya çıkardı ve çıkarıyor.) Plotinus, "Tanrı" ifadesi kadar "sonsuz potansiyel" ifadesini de kullanır ve bu potansiyelin, potansiyeli olduğu şeyleri açığa çıkarmasının onun doğasından kaynaklandığını savunur. Öyle olmasaydı zaten ona "potansiyel" denmezdi, olsa olsa "ölü bir yığın" denirdi... Öyle ki sonsuz potansiyel olan Tanrı da eninde sonunda, “potansiyel” olduğu için, potansiyeli olduğu şeyleri açığa çıkaracak ve onlarla özdeşleşerek, onları bir ayna gibi kullanarak kendisini tanımaya, gerçekleştirmeye başlayacaktı.

Sonra o, kendi kendisinin farkına varmak, gerçekleştirmek, bilmek, deneyimlemek...vb için tezahür eder ve artık o eski "Tanrı" olmayı bırakır: tıpkı renksiz bembeyaz ışığın prizmadan geçirildikten sonra artık o beyaz renksiz ışık olmaktan çıkıp bir sürü renk olarak tezahür etmesi gibi... Bu durum "Tanrı'nın parçalanması" şeklinde ( bilimdeki "Big Bang" teorisi gibi) çeşitli mitolojilerde yer etmiş sembolik olarak ve bu "parça"ların edindiği yepyeni bilgilerle potansiyel ya da "Tanrı", bizzat kendi içinde ve kendisi tarafından, kendi deneyimini artırıyor. Bir araya geldikçe bilinçsiz birlikten bilinçli birliğe doğru sonsuz yolculukta ilerliyor. Benzer felsefe, ünlü Alman filozofu Hegel tarafından da savunulmuş.

Pandeizm'in Panteizm ile ortak noktaları var ancak panteizm, Tanrı'nın neden evren haline geldiği üzerinde pek durmaz. Ayrıca Panteizmde Tanrı'nın "gitmekte" olduğu "yolculuğun" nereye ve ne amaçla olduğu da pek söylenmez. Pandeizme göre evren diye bir şey yokken, tekillik dahi yokken, Tanrı denilen sonsuz karanlık, mutlak gizem vardı. Panteizm ise evrenin başlangıcıyla Tanrı'yı aynı zamana alır. Tabi arada ince bir çizgi var.









Aslında panteizm için de panenteizm ve pandeizm için de "sexed-up atheism" (soslanmış, "seksileştirilmiş", süslenmiş ateizm) diyen ateistler çok Dawkins gibi. Ama aradaki en büyük fark şu: ateizm anlamsızlık çağrıştırır, evrimin bile belli bir hedefi yoktur, objektif olarak bir amaç anlam yoktur hayatta. "Yoktur" derken hayatta herkesin kendisine göre bulduğu bir anlam değil de nihai bir anlam yoktur.

Pandeizm ise mana yüklüdür, her şeyi belli bir anlam penceresinden görür ve taşları yerine oturtur.

Pandeizm ifadesi kelime olarak yeni ortaya çıkmış olsa da felsefe olarak oldukça eskidir. Hint'te Mö. 800'lü yıllara Brihadaranyaka Upanişad'a, antik Yunanda ise Heraklitos'a kadar uzanır. Plotinus'ta izleri çok açık şekilde görülür. John Scotus Eriugena'da da çok net bir şekilde görülür. Yukarda kısaca bahsettiğim gibi, Hegel tarafından da savunulmuştur.

Ozan




NOT: Bu yazı ve diğer tüm yazılar bana aittir ve hakları saklıdır. Kaynak göstermeden herhangi bir yazımı kopyalamayınız!



4 Temmuz 2016 Pazartesi

Dinlerde Özgür İrade ve Kader

Kitabım "Mistik Tanrı" Kitapyurdu sitesinde satışa çıktı! Bu blogtaki yazılar hoşunuza gittiyse kitapta çok daha fazlasını bulacaksınız! Aşağıdaki linkten satın alabilirsiniz:


Özgür irade konusu, oldukça çetrefilli, anlaşılması zor kabul edilen ve üzerinde en çok teolojik tartışmaların yapıldığı konuların başında geliyor. Hemen hemen bütün dinlerde Tanrı’nın, “Benim iznim olmadan bir yaprak bile yere düşmez”, “Benim takdirim olmadan kimse iman bile edemez” şeklindeki ayetleri aktarılır. Örneğin Kur’an’da şu gibi ayetler, alınyazısı gerçeği üzerinde durur:



“Allah rızkı kullarından dilediğine bol bol verir, dilediğine de kısar. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla bilendir” (Ankebut suresi, 62. Ayet)



“De ki: Allah’ın bizim için yazdığından başkası bize asla erişmez” (Tevbe Sures,i 51. Ayet)



“Alemlerin Rabbi Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz” Tekvir Suresi, 29. Ayet)



“…Allah dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir” (Ibrahim Suresi, 4. Ayet)



Bu konu, benzer şekilde, Tevrat’ta şöyle geçmektedir:



“Adımı, RAB adını senin önünde duyuracağım. Merhamet ettiğime merhamet edeceğim, acıdığıma acıyacağım” ( “Çıkış” 33:19)



Hristiyanlıkta da bu konu üzerinde en çok duran mezhep, Kalvinizm`dir. Bu mezhep, Kutsal Kitaptaki çeşitli ayetleri iyice inceledikten sonra TULİP şeklinde kısaltılan çeşitli sonuçlara ulaşmıştır. Bunlardan bazılarının özeti kısaca şudur:



-Yeryüzünde hiçkimse, eğer doğmadan önce Tanrı tarafından seçilmediyse kurtulamaz.



- Eğer bir insan doğmadan önce Tanrı tarafından seçildiyse asla sapamaz yani kesinlikle kurtulur, kurtulmama ihtimali yoktur.



-Dünyada İsa`ya iman etmek/Tövbe etmek seçilmenin sonucudur, Tanrı tarafından seçilmemiş insanın iman etmesi ya da tövbe etmesi mümkün değildir. Aynı şekilde seçilmiş insanın da iman etmemesi mümkün değildir.



-Bütün bu seçme işlemi dünyadaki işlere, dünyadaki yapılanlara/imana göre değil, kişi doğmadan önce Tanrı tarafından yapılmıştır



-Dolayısıyla bütün bu konularda özgür irade yoktur.



İncil`de bu konu üzerinde epeyce durulur:



Romalilar 8:29-30 "Çünkü Tanrı önceden bildiği kişileri Oğlu`nun benzerliğine dönüştürmek üzere önceden belirledi.Tanrı önceden belirlediği kişileri çağırdı, çağırdıklarını akladı ve akladıklarını yüceltti."



Romalilar 9:11-12 "Çocuklar henüz doğmamış, iyi ya da kötü bir şey yapmamışken, Tanrı Rebeka`ya, “Büyüğü küçüğüne kulluk edecek” dedi. Öyle ki, Tanrı`nın seçim yapmaktaki amacı yapılan işlere değil, kendi çağrısına dayanarak sürsün.



13 Yazılmış olduğu gibi, “Yakup`u sevdim, Esav`dan ise nefret ettim.”



18 Demek ki Tanrı dilediğine merhamet eder, dilediğinin yüreğini nasırlaştırır."



Efesliler 1:4-5 "O kendi önünde sevgide kutsal ve kusursuz olmamız için dünyanın kuruluşundan önce bizi Mesih`te seçti. Kendi isteği ve iyi amacı uyarınca İsa Mesih aracılığıyla kendisine oğullar olalım diye bizi önceden belirledi."



2. Selanikliler 2:13 "Ama biz, ey Rab`bin sevdiği kardeşler, sizler için her zaman Tanrı`ya şükran borçluyuz. Çünkü Tanrı, Ruh aracılığıyla kutsal kılınıp gerçeğe inanarak kurtulmanız için sizi ta başlangıçtan seçti."



Romalilar 11: 7-8 "Sonuç ne? İsrail aradığına kavuşamadı, seçilmiş olanlar ise kavuştular. Geriye kalanlarınsa yürekleri nasırlaştırıldı.



Bhagavad Gita`da, eylemleri “yapan” egoların, yani bizlerin, nihai gerçeklikte o eylemleri gerçekten “yapan” olmadığı şu şekilde dile getirilir:



“Tanrısal şuurla birleşmiş, hakikati bilen kişi, görürken, duyarken, dokunurken, koklarken, tadarken, yürürken, uyurken, nefes alırken, konuşurken hatta gözlerini bile açıp kaparken bütün bunları ‘ben yapıyorum’ diye düşünmez.”



Ancak kutsal metinlerde aynı zamanda, kişisel sorumluluklardan, kurallardan, yapılması ve yapılmaması gereken çeşitli eylemlerden de bahsedilir, yani özgür irade olgusu da işin içine katılmış olur. Özgür irade ve Tanrı`nın her şeyi kapsayan iradesi konusu, cüzi irade ve külli irade gibi kavramlarla çözülmeye çalışılır ancak bu sefer de cüzi iradenin külli iradeye karşı olamayacağı başka bir şekilde dile getirirsek, Külli`nin Cüzzi`yi zaten içereceği ya da içermek zorunda olduğu söylenir. Aslında bütün bu ifadeler, zihnimiz içinde oluşan, anlatılamayanı, kelimelere dökülemeyecek olan gizemi anlamaya çalışmak için kullandığımız araçlardır. Birbiriyle çelişir gibi görünen bu durumun zorluğu, belki de ilgili ayetlerin, bu duruma 2 farklı “gerçeklik düzeyinden” baktığı şeklindeki bir açıklamayla çözülebilir. Birlik düzeyindeki, hakikat penceresinden yani nihai düzeyden duruma bakış ve tezahür/çokluk penceresinden, “ben”, “sen”, “o”penceresinden bakış…



Hakikat penceresinden bakılınca, kendisini her şey ve herkes olarak, algılayan ve algılanan olarak ifade eden tek bir gizem vardır, O’ndan başka ya da O’ndan ayrı, O’nun dışında başka bir varlık da mevcut değildir. Dolayısıyla bütün eylemler, seçimler, yapılanlar ve yapılmayanlar tek bir iradenin ürünüdür, bütün bu olgular, tek bir iradenin, tek bir gizemin kendisini, içinde potansiyel olarak barındırdığı her türlü şekilde ifade etmesinden ibarettir. Nihai açıdan bakılınca “özgür irade” bir yanılsamadır çünkü kendini ayrı ayrı egolar ve bilinçler olarak ifade eden şey, tek bir gizemdir, tek bir iradedir ve O`nun iradesinden başka bir irade yoktur. Özgür irade dediğimiz kavram, bu açıdan bakılınca bır yanılsamadan ibarettir çünkü, “ben”, “sen”, “o” şeklinde ayrı ayrı egolar yani biz de nihai hakikat penceresinden bakınca, birer yanılsamadan ibaretiz. Kur’an’ın “Allah dilemeden siz dileyemezsiniz” ayetiyle ya da İncil’in “Baba’nın istediği olur” şeklindeki ayetlere anlatmak istediği kavram budur, hakikat penceresinden yani nihai gerçeklik düzeyinden gelen bir açıklamadır. Bu açıklama, bilinç düzeyi bakımından daha yüksek bir niteliğe ulasmışlar için yani arifler ve aydınlanmışlar içindir.



Ancak teklik düzeyinden değil de çokluk düzeyinden, dolayısıyla daha alt seviye bir “gerçeklik düzeyinden” duruma bakınca seçimler yapan ya da yapmayan, en azından “cuzi” irade sahibi bizler varız. Kutsal metinlerdeki kurallar ve özgür iradeyle “iyi”, “doğru” seçimler yapmamızı öğütleyen bölümler de henüz arif olmamış varlıklar içindir.



Bu nedenledir ki Muhyiddin İbn Arabi, “Arif için din yoktur” demiştir. Çünkü Arif olan, aydınlanmış bir insan hakikat penceresinden bu konuya bakabilecek ve bu öğretiyi yanlış anlamayacaktır ancak henüz bu seviyeye gelmemiş bir varlık, bu öğretiyi anlayamayacak, hakikat penceresinden görülen bu nihai gerçeği “her istediğini, sorumluluk kabul etmeden yapmak” olarak, yanlış bir biçimde, anlayacak ve kendini o şekilde şartlandıracaktır. Bir insan, hangi dinde olursa olsun, önce "şeriat", "tarikat" kapılarından yani dinlerle ilgili kurallar, yapılması gereken belirli ibadetler dolayısıyla "zahiri kapıdan" geçerek kendini "batıni kapı"ya hazırlamalıdır.İşte bu tip “gizli ilimlerin” ya da Hakikat`in, herkese hemen anlatılmamasının, belirli bir inisiyasyon sürecinden geçmek gerekmesinin, önce “şeriat, tarikat, marifet” kapılarına uğranması gerekmesinin nedenlerinden biri de budur. Hakikati ancak "Arif olan" idrak edebilmektedir.



Yeri gelmişken şunu da belirtmek gerekiyor: Burada unutmamamız gereken şey şudur: Kendini “Arif olan” ya da “Arif olmayan” olarak da ifade eden şey, aynı tekliktir. O, çeşitli bilinç seviyeleriyle kendi içine bakan bir gizemdir, tıpkı çeşitli niteliklerdeki yüzeylere yansıyıp aydınlanan ışık gibi.



Ozan

NOT: Bu yazı ve diğer tüm yazılar bana aittir ve hakları saklıdır. Kaynak göstermeden herhangi bir yazımı kopyalamayınız!

18 Aralık 2015 Cuma

Tek "varlık" şovu...

Kitabım "Mistik Tanrı" Kitapyurdu sitesinde satışa çıktı! Bu blogtaki yazılar hoşunuza gittiyse kitapta çok daha fazlasını bulacaksınız! Aşağıdaki linkten satın alabilirsiniz:


İnsanlar sonsuz okyanus üzerinde oluşan dalgalar gibi... Kimi daha iri kimi daha ufak, kimi geniş kimi yüksek. Ancak hepsi de tamamen aynı su... Ya da hepsi sonsuz potansiyelin zihninde oluşan karakterler... Nihai noktada özgür irade bir ilüzyon gibi, tıpkı dalgaların suyunkinden ayrı bir özgür iradesinin olduğunu düşünmek gibi. Tıpkı çeşitli fizikçilerin ısrarla tekrar ettiği gibi. Tiyatro sahnesi gibi evren. Sahne de, senaryoyu yazan da, oynayan ve karakterler olarak gözüken de tamamen aynı varlık. Bir "tek varlık" şovu yani... Stand-up / one man show... Kendisini deneyimliyor, gerçekleştiriyor, potansiyeli olduğu bütün imgeleri "olur"a dönüştürüyor, kendisini böyle gerçek anlamıyla biliyor... Biz hayatı değil hayat her birimiz aracılığıyla yaşayıp kendisini gerçekleştiriyor. Tasavvuf felsefesinde "tevekkül etmek"in esas manası işte bu. Her şey olması gerektiği gibi aslında. Bize iğrenç gelen her şey, "karşıt kutuplar olmadan gerçeklik olmaz" ilkesi gereği, düzeni olması gerektiği evrim rotasına sokuyor. Su akar yolunu bulur. Hayatta karşılaşılan "kötü" olaylar olmamız gereken insana dönüştürür... Korku hakikatte çok gereksiz...

Ozan

14 Temmuz 2015 Salı

Hayatın anlamı ya da amacı?

Kitabım "Mistik Tanrı" Kitapyurdu sitesinde satışa çıktı! Bu blogtaki yazılar hoşunuza gittiyse kitapta çok daha fazlasını bulacaksınız! Aşağıdaki linkten satın alabilirsiniz:


Hayatın anlamı ya da amacı, küçücük dünyamızda bireysel kısıtlı bir pencereden bakarsak bize "yok" gözükür. Bir düşünelim, evren sonsuz büyüklükte. Nasa 2013 yılında, WMAP aracından gelen yeni bilgileri iyice yorumlayarak bir sonuca ulaştı ve bu sonucun hatalı olma olasılığını % 0.4 olarak açıkladı. Yani bu sonuç, %99.6 oranında kesin. Nedir bu sonuç? Evren düz... (Nasa'nın resmi sitesi şu anda açılmadığı için link veremiyorum) Astrofiziğe göre evrenin düz olması demek, sonsuz olması anlamına geliyor.  Bizim teorik olarak, evrenin ancak çok küçük bir kısmını gözlemleyebilme ihtimalimiz var. Bu teorik olarak gözlemleyebileceğimiz evrene "gözlemlenebilir evren" deniyor. Ancak evren, sonsuz... Hatta günümüzde sonsuz sayıda evren modelleri var astrofizikte. Dolayısıyla sonsuz üzeri sonsuzluk içinde bir damlacık kadar yer kaplamayan dünyada yaşamaya çalışan kendi çapında gelişmeye çalışan organizmalarız. Örneğin benim, minicik dünya üzerinde kendi minicik dünyamda kendi küçücük hayatımı yaşamaya çalışmamın sonsuzluk için ne anlamı olabilir? Bırakalım sonsuzluk içini, bu dünyada koşturmalarımın birkaçyüz yıl sonra bu dünya için bile ne önemi olacak? Koca bir hiç... Bu açıdan bakarsak hayatın hiçbir amacı yok.

Ama daha derine inersek, hayatın anlamı çok kısaca, büyük bilim insanı Carl Sagan'ın da dediği gibi evrenin aracılığımızla kendisini bilmesi, kendisini gerçekleştirmesidir. ( "We are a way for the cosmos to know itself" ) Tabi evrendeki diğer potansiyel yaşam formları için de aynı anlam geçerlidir. Konuya bilim tarafından bakarsak sadece Carl Sagan değil çeşitli bilim insanları da benzeri açıklamalarda bulunmuş. İşin mistik yanına gelirsek hem Vahdeti Vücut ekolü Sufizm,  hem Gnostisizm hem Neo platonizm hem de Hint kaynakları ve genel olarak Uzakdoğu felsefeleri de benzeri görüşleri dile getirir.  Mevlana'nın dediği gibi bizler, sonsuz potansiyelin bilinicinin açığa çıkmış haliyiz. Sonsuz potansiyel, evren(ler) ve zaman ilüzyonuyla da bizler olarak tezahür eder böylece potansiyel, potansiyeli olduğu şeyleri açığa çıkarır, kendisini bilir kendi içine bakmaya başlar. Bu açıdan bakınca evrenin her birimiz gözünden, her birimiz penceresinden "ben" aracılığıyla otururken parmağını  oynatmasının bile bir anlamı vardır. Deneyim silsileleri üretmemiz ve özellikle "sevgi" konusu ise, evrenin "kendisini bilmesi" yolunda önemli bir adımdır.

Tanrı yahut evren ya da enerji, ışık gibidir. Işık, potansiyel olarak aydınlık olmasına rağmen üzerinde yansıyacağı hiçbir şey yokken paradoksal olarak karanlıktır ama bir şeye yansıdığı zaman diyebiliriz ki kendisini "gerçekleştirir" işte evren de böyle. Big Bang ile beraber tek bir "şey" ya da sonsuz potansiyel;  her şeye, zamanla da bize dönüşmüştür yahut tezahür etmiştir.

                                                                                                                  Ozan

NOT: Bu yazı ve diğer tüm yazılar bana aittir ve hakları saklıdır. Kaynak göstermeden herhangi bir yazımı kopyalamayınız!

12 Aralık 2014 Cuma

Ruh Can Beden?

    Not: Kitabım "Mistik Tanrı" Kitapyurdu sitesinde satışa çıktı! Aşağıdaki linkten satın alabilirsiniz.


    Greklere, Zen Buddhizmine ve Mistik Hint'e göre tek bir potansiyel vardır. Bu sonsuzluk, aslında tanımlanamaz olan sıfatsız mutlak gizemin "varlık/yokluk", "deneyimleyen/deneyimlenen", "ruh-can-beden" gibi ayrımlara sahip olmadan önceki halidir. (tezahür öncesi). Tezahür sonrasında ise var olan her şey olarak görünür. İnsan; ruh, beden ve can olmak üzere 3 olgudan oluşur. Ruh (Pneuma), sadece bir tanedir herkesin ayrı ayrı ruhu yoktur. Tek bir ruh, sonsuz canlıyı aydınlatır. Tıpkı tek bir ayın çok sayıda su birikintisi üzerinde yansıması gibi.

    Can ise (psişe) tek bir ruhun kendisini ayrı ayrı perspektiflerden deneyimleyebilmesi, farklı pencerelerden bakarak deneyim silsileleri oluşturup kendisini gerçekleştirmesi için ayrı ayrı beyin enstrümanlarıyla özdeşleşip bireysellik kazanmasıdır. Her ne kadar mükemmel bir örnek olmasa da, tek bir elektriğin bazen ışık bazen ısı..vb olması gibi. Bize bireyselliğimizi veren "can" (psişe) dir. Beden ise beyin enstrümanını da kapsayan bir makinedir. Tek ruh (pneuma) sonsuz bilgi, enerji ve bilinç potansiyelini "dalgalar" halinda yayan ya da bizzat o dalgaların kendisi olan bir olgu gibidir. Bedenin en önemli bölümü olan beyin, bu frekanslara belli şekillerde ve düzeylerde uyumlanıp dalgaları alarak işler ve bireysellik oluşur. (Can/psişe) Beyin enstrümanı sağlıklı şekillerde çalışamaz ise, tıpkı dalgaları sağlıklı alamayan radyonun cızırtılı ses çıkarması gibi, beyin de bozuk bilinç halleri üretir.

    Öldükten sonra denir ki beyin enstrümanının yerini astral beden ya da kozal beden denilen olgular alır ve bir süre daha bireysellik deneyimlenmeye devam eder. Bu konularda NDE (ölüme yakın deneyimler) araştırılmaya değerdir.

                                                                                   Ozan

25 Eylül 2014 Perşembe

"Yaratılış" ve sonsuz potansiyelin evrimi

Kitabım "Mistik Tanrı" Kitapyurdu sitesinde satışa çıktı! Bu blogtaki yazılar hoşunuza gittiyse kitapta çok daha fazlasını bulacaksınız! Aşağıdaki linkten satın alabilirsiniz:



                                                    

    

Bu konuya başlamadan önce üzerinde durmak istediğim,  dikkat edilmesi gereken nokta “yaratılış” kelimesidir. Tek Tanrılı dinlerde, bu kelimenin tam olarak hangi manaya geldiği, özellikle daha derin teolojik konular içinde, tartışılagelmektedir. Çeşitli farklı görüşler olsa da, bu kelimeden zahiri anlamda genel olarak algılanan olgu,  “creatio ex-nihilo” denilen “yoktan var etme” ya da “yoktan yaratılış” olgusudur.

     Fakat “hakikat” seviyesindeki mistik öğretilerde, anladığımız manada bir “yoktan yaratılış” öğretisinden söz edilemez. Eğer gerçekten tam anlamıyla yoktan varoluş öğretisi savunulacaksa ortaya çeşitli problemler ya da mantıklı, tatmin edici yanıtları olmayan sorular çıkmaktadır. En başında Ex-nihilo fikri, genel olarak evreni, insanı, bilinci ve her şeyi Tanrı`dan tamamen ayrı görmektedir. Yani Tanrı, bu öğretiye göre, kesinlikle aşkındır ama tam anlamıyla “içkin” olamaz. Onun içkinliği ancak bilgisi ve kudretiyle hayat bulur. Tıpkı koskoca bir imparatorluğu yöneten bir imparatorun, yönettiği yerlere içkin olamaması ancak gücü ve kudreti aracılığıyla oralarda hüküm sürebilmesi gibi, Tanrı da “göklerde” oturan, bir tahtı, arşı olan ve oradan dünyaya gücü ve kuvvetiyle hükmeden sonsuz kuvvette bir kral gibidir bu öğretiye göre. Dinsel metinlerde geçen bu gibi ifadelerin zahiri anlamından içsel manasına inmek gereklidir.

      “Yoktan yaratılış” teorisinin, evreni ve her şeyi Tanrı`dan ayırmasından dolayı, ateist çevrelerde de sıkça kullanılan, bazı tatmin edici yanıtları olmayan soruları ortaya çıkardığından bahsetmiştim.  Bu sorulardan birkaçını şöyle özetlemek mümkündür:

  -Kendi içinde zaten her şeyiyle mükemmel olan bir Tanrı, evreni tam olarak neden/ne amaçla yaratmıştır?

  -Kendi içinde tam ve mükemmel olan, ezelden beri varolan bir Tanrı`nın aklına, insanı ve canlıları yaratmak fikri nasıl ve neden gelmiş olabilir? Ayrıca bu da yetmiyormuş gibi, Tanrı neden insanı yaratıp bir de üzerine teste tabi tutmak istemiş olabilir?

 -Tanrı, kendi içinde sonsuz güçlü bir olguysa ve mükemmelse, “insan” ve diğer canlıları yaratıp onların kendisine kulluk etmesini neden istemiş olabilir?


                Bütün bu soruların cevabı için kısaca “Allah`ın hikmetinden sual olunmaz” ya da buna benzer bir şey dersek bu, doğal olarak pek çok kişiyi tatmin etmeyecek ve benzer sorular sorulmaya devam edecektir. Bu nedenle zahiri anlamdan çıkıp, daha doğrusu bu anlamı “aşıp”, tıpkı çeşitli Sufiler gibi, bu duruma da hakikat penceresinden bakmak gerekmektedir.

“Hiçbir şey ama hiçbir şey yoktu. Hatta hiçlik bile mevcut değildi. Fikirden ve kavramsallaştırmadan arınmış olarak gerçek şudur ki, aslında ‘Bir’ bile var değildi. Ben “vardı" derken herhangi bir şeyin var olduğunu da söylemiyorum. “Hiçbir şey yoktu” ifadesini kullandığım zaman, sadece, bahsetmeye çalıştığım olgu hakkında bir tür bilgi vermeye çalışıyorum. Hiçbir şey yoktu. Yani Ne bir şey ne de bir şeyin yokluğu. Bir bile yoktu. Karmaşıklığın imkansızlığı yoktu. Görülmez olan ya da kavranılamaz olan da yoktu. Ne insan ne melek ne de Tanrı vardı. Kısacası insanların bir isim vermiş olduğu herhangi bir şey yoktu” (Basilides)

              Bir zamanlar zamansızlık içinde, ne madde ne bosluk ne uzay ne de zaman varken,  var olan ve olacak olan tamamıyla her şeyi içeren gizem dolu bir kaynak vardı. Bu kaynağı Big Bang`ın öncesinde her şeyi içeren tekillik durumunda olan gizem noktası olarak da adlandırabiliriz. Bu kaynak, sonsuz hiçlik noktasıdır ve çeşitli kutsal metinlerde “içinde varlığın veya yokluğun bulunmadığı, akılla kavranabilecek olgu ve kavramların çok ötesindeki ‘derin karanlık’ olarak tanımlanır. Hatta bunu “tanımlama”nın bile saçma olduğu belirtilir. Çünkü bu evre, zihnimizin çalışabilmesi için gerekli olan ve ikiliğe dayanan çeşitli kavramların çok ötesindedir. Kökeni çok eskilere dayanan ve aynı zamanda hristiyan mistikleri olan gnostikler, bu durumu “göz kamaştırıcı karanlık” ifadesiyle, paradoksal doğasını vurgulamaya çalışarak, anlatmaya çalışmışlardır. Benzer şekilde islami ezoteristler olan Sufiler, bu durumu “siyah ışık” ve “aydınlık gece” olarak niteler. Milattan önce 1500`lu yıllarda yazıya geçirilen en eski Hindu metni olan Rig-Veda, şöyle der:

“Başlangıçta ne varlık vardı ne de yokluk...
Ne hava vardı, ne de onun ötesindeki gökyüzü
Bir kimilti mi? Nerede? Hangi örtünün altında? Kimin himayesinde?
Dipsiz suların sonsuz derinliği mi yoksa?

Ne ölüm vardı o zaman ne de olumsuzluk.
Ne de gündüzü geceden ayıran bir işaret
Ama Bir O vardı, soluk olmadan soluyordu kendi iç gücüyle
Başka da bir şey yoktu.

Karanlıklar içinde karanlıklar dururdu;
Boyutları olmayan bir deniz gibi;
Mümkün olanı hala biçimlendirmemiş bir boşluk,
Ta ki Sıcaklığın gücü Tek olanı yaratana dek.” (Rig-Veda 10:129)

Rig-Veda’da ayrıca “Purusha” denilen kozmik candan bahsedilir ve bu canın, var olacak olan her şey olmasına, bölünmesine ve böylece mevcut var olan her şeye dönüşmesine neden olan bir potansiyel, bir gizem noktası olduğu belirtilir. 4 Veda`daki ayetlerin, daha çok ritüelistik manalarını açıklayan Hindu metni Satapatha Brahmana’da bu kozmik cana “kozmik yumurta” denir ve onun yarılmasından, her şeye dönümesinden söz edilir. Bu Brahmana’da bu gibi anlatımların yanında daha sembolik ve masalsı anlatımlar, örneklendirmeler de bulunur. Vedaların sonu (Vedanta) olarak kabul edilen ve Hint felsefesinin temelini oluşturan Upanişad’larda sembolik anlatımın üzerine, bu durumun kozmolojik, felsefi/psikolojik yönlerine değinilir.

Her şeyi içeren, her şey olmaya ve her şeye dönüşmeye hazır sonsuz bir potansiyeldi bu nokta. İçinden bütün varlığın fışkırdığı bu kaynak, ayrışmamış bir bütünlük halinde adeta varlığa gebeydi. Bu potansiyel, içinde kuarklardan galaksilere, cansız maddeden bilince, sevgiden nefrete, iyilikten kötülüğe, duymaktan dokunmaya ve görmeye, algılayandan algılanana, müziğe sanatın her türlüsüne, gaddarlıktan merhamete, bizi dahil her şeyi barındıran bir sonsuz tohumdu. Bu sonsuz enerji tohumuna Hintliler “Mahat-tattva” der.

            Bu sonsuz gizem noktası, içinde sonsuz bilinç potansiyelini barındırmasına rağmen, kendisinden ayrı, bilincinde/farkında olacağı ikinci bir “nesne” var olmadığı için yani herhangi bir anlamda bir ikilik (dualite) var olmadığı için paradoksal olarak bilinçsizdi. Tıpkı doğası “aydınlık” olan ışığın, üzerinde yansıyacak bir “şey” olmadığı zaman paradoksal olarak “karanlık” olması gibi. Bazı Sufiler bu durumu “durgun su” ya da “durgun deniz” örneğiyle de anlatmaya çalışmıştır. Sonsuz gizem noktasında bu evre, durgun denize benzer, dalga ve köpük yoktur,  bu nedenle de deniz kendisini “gösteremez”. Aynı ışık örneğinde olduğu gibi, doğası “sonsuz bilinç” olan bu gizem noktası, bilincinde olacağı, kendisinden “ayrışmış” ikinci bir şey olmadan, bir bütünlük halinde, paradoksal olarak bilinçsizdi ve bu nedenle üzerinde yansıyıp kendi içine bakabileceği “ayna”ya gereksinim vardı… Diyebiliriz ki Işığın ancak üzerinde yansıyacak bir şey olduğunda aydınlatma niteliğine sahip olması gibi, sonsuz gizem ışığı Tanrı da sonsuz evren şeklinde tezahür ederek sonsuz sayıda canlı bilincinin üzerinde yansıyıp aydınlanan ışık oldu… 

“Sonsuz güçlü Tanrı`nın herhangi bir şeye ihtiyacı mı olurmuş?!?”

          Devam etmeden önce bu konunun da üzerinde durmak gerek… Anlatılması mümkün olmayan, kelimelerin güç yetiremeyeceği bir gizemi anlatmaya çalışırken "ihtiyaç" gibi kelimeler kullanıyoruz ancak bu, konunun anlaşılması için mecburi olarak kullanmamız gereken bir kavramdan ibarettir. “Sonsuz güçlü olan Tanrı`nın herhangi bir `ihtiyacından` söz edilir mi?” şeklinde bir soru gelmesi mümkündür… Burada dikkat edilmesi gereken nokta, bu anlattıklarımızın Tanrı`nın doğası olduğu yani zaten “Tanrılığın içinde” olduğu ve Tanrı`nın dışında herhangi bir şeyin zaten gerçekleşmediğidir. Örneğin dahi bir bilim adamı için “Aslında o dahi falan değil, her şeyi zekasına borçlu” şeklinde bir yorum yapamayız çünkü “dahi bilim adamı” kavramına o kişinin zekası, benliği, her şeyi zaten dahildir. Aynı şekilde mistik öğretilerde “ayna” da, yansıyan/yansınan, algılayan/algılanan da “Tanrılığın”/Tanrı`nın içindedir. Bunu şöyle örneklersek (her ne kadar eksik bir örnek olsa da) anlamamıza yardımcı olabilir: Güneşi ışığı ve ısısı olmadan düşünebilir miyiz? Güneşi "güneş" yapan unsur, ışınları ve ısısıdır, işte evren de Tanrı'dan kaynaklanan bir olgudur, Tanrı'yı "Tanrı" yapan evren ve onun da ötesindeki aşkın doğasıdır; ışığın ve ısının, güneşin vazgeçilmez ve "zorunlu" bir "olgusu" olması gibi, nihai anlamda bir “hayal” (maya) olan evren de Tanrı'nın vazgeçilmez ve zorunlu bir olgusudur. Hinduizm`de Şaktaların kutsal metni olan Devi Gita, “Maya”nın (hayalin/ilüzyonun) bile Tanrı`dan ayrı olmadığını söyler. Ortada yaratma "ihtiyacı" yoktur, Tanrı zaten evren ile ve ayrıca evreni de aşkın doğası ile budur. 

         Dolayisiyla evren, Tanrı`nın bir ihtiyacından ortaya çıkmış değildir. Güneşin ışığını ve ısısını, ihtiyacı olduğu için yaymaması gibi, evren de ihtiyaçtan ortaya çıkmış veya yaratılmış değildir. Evren Tanrı'nın bizzat doğasından yayılan bir sonuçtur, ortada herhangi bir ihtiyaçtan söz edilemez. Evren, Tanrı`nın kendini, yine kendi içinden, gerçekleştirme sürecinin sonuçlarından biridir  ve “bu süreç sonsuzluktan beri tekrarlanmaktadır” diyebiliriz.

          İbn Arabi’ye  gore Tanrı, bu tek mutlak gizem konumdayken (Ehadiye) hiçbir sıfata, kişiliğe, varlığa ya da yokluğa sahip değildir.Zaten bu aşamada “tek” kelimesi,  bir sıfat anlamında değil de daha çok “ayrışmamışlığı” ve farklılaşmamışlığı belirtmek için kullanılır. O aşamada “teklik”  gibi kavramlar hatta  “varlık-yokluk”, gibi karşıtlığı içeren kavramlar, ayrışmalar bile mevcut değildir. Aynı olgu Rig-Veda’da “Başlangıçta ne varlık vardı ne de yokluk…” (Rig-Veda 10:129) sözüyle ifade edilir. Bu, içinde sonsuz potansiyeli barındıran, her şeye dönüşmeye, her şey olmaya hazır duruma:

- Ibn Arabi “Ehadiye” der.

- Hint sisteminde aynı olguya “Nirguna Brahman” (Sıfata sahip olmayan Brahman) denir. Rig-Veda 10:129: “Başlangıçta ne varlık vardı ne de yokluk…”

- Taoizm’de de  aynı duruma  isimsiz sıfatsız “Tao” denir. Tao te Ching şöyle der:

            “Eğer O’nun hakkında konuşabiliyorsan o şey Tao değildir, eğer O’na isim verebiliyorsan o şey Tao değildir. Tao’nun ismi yoktur, isim sıradan şeylere verilir….” (Tao Te Ching 1)

“O’nu göremezsin çünkü formsuzdur, O’nu dinleyemezsin çünkü sesi yoktur. O’na dokunamazsın çünkü gayrımaddidir…..O adeta hiçliğin kıyılarına aittir, güneş gibi yükselir fakat aydınlatmaz, güneş batması gibi batar fakat karartmaz başlangıcı ve sonu yoktur, hiçliğin içindeki varlıktır, çok büyük bir gizemdir, asla hiçbir şekilde tanımlanamaz”. (Tao Te Ching 14)

-Mahayana Buddhizm”inde aynı olguya “Dharmakaya” (Sonsuz Buddha doğası), Tibet Buddhizminde de (Vajrayana) “Rigpa” gibi isimler verilir.

                İkinci aşamada bu sonsuz potansiyel, kendi kendinin farkına varır:

- Hint’te bu duruma “Omkara” adı verilir ve  mutlak olan, sıfatlar kazanmaya başlar.Boylece “Saguna Brahman” (Sıfata bürünmüş Brahman) haline gelir.

- İbn Arabi bu aşamaya “Vahadiye” adını verir ve Tanrı ilk defa kendini “Tek Tanrı” gibi sıfatlarla ifade etmeye başlar.

-Tao Te Ching şöyle der:

                “…İsimsiz olan, yaratılışın kaynağıdır. İsme bürünen ise evrendeki her şeyin anasıdır” (Tao Te Ching 1)

                Üçüncü olarak Ayan-ı Sabite aşamasını sayabiliriz. Bu aşama, “sabit arketipler” aşamasıdır ve Neo-Platonculuktaki “logos” kavramıyla hemen hemen aynıdır. Bu aşama, fenomenler dünyasındaki (İbn Arabi’nin deyişiyle “hayal”, Hint sisteminin deyişiyle “maya”) bütün gerçekliklerin ve bütün evrenin, kavramların, karşıtlıkların yani her şeyin fikir/potansiyel  halde “Tanrı’nın zihninde” oluştugu aşamadır.

                Dördüncü ve son aşamaya da “halk” denir. Bu aşamada tezahür tamamlanmıs, evren Tanrı’dan sudur etmiş, görüntüler ve fenomenler dünyası oluşmuştur ya da “yaratılmıştır.” Tao Te Ching şöyle der:

                “Tao’dan birlik olgusu gelir. Birlikten iki (düalite) gelir. İkiden üç, üçten de bütün her şey gelir.” (Tao Te Ching 42)

                Bütün bu işleme Hint sisteminde “spiritüel Big Bang” de denebilir. Big Bang teorisine göre aynı işlemi yorumlarsak, başlangıçtaki sonsuz hiçlik noktasına “Ehadiye/Nirguna Brahman”, bu noktanın “tek, sonsuz potansiyel, patlamaya ve genişlemeye hazır olarak anlam kazanmasına “Vahadiye/Saguna Brahman”, bu noktanın patlama anına,  var olan her şeyi içerirken bunları gerçekleştirmeye hazır  ana gelmesine Ayan’ı Sabite, inflasyondan sonra evrenin gezegenlerin ve zamanla insanın, bilincin, bildiğimiz evrenin oluşmasına da “halk” diyebiliriz.

                İbn Arabi`ye göre anladığımız manada “yoktan yaratılış”(creatio ex-nihilo) yoktur. O`na göre, içindeki her şeyiyle birlikte evren, bu sonsuz gizem noktasında yani Tanrı`nın içinde potansiyel olarak zaten mevcuttu. “Yaratılış” olarak adlandırdığımız olgu, Tanrı`nın içinde potansiyel olarak bulunan her şeyin tezahüründen ibarettir. O, kendi içinde olanı açığa vurmaktadır. (fi zatihi) Bu kavram, klasik anlamda “yoktan yaratılış” teorilerinden ince bir çizgiyle ayrılmaktadır.Düşüncenin zihinde, dalgaların denizde olması gibi bütün evren de içindeki her şey ile birlikte Tanrı`dadır.

Sonsuz potansiyel "kendi içine" bakiyor…

             
Ibn Arabi, Füsus El Hikem isimli eserinde şunları söyler:


"Siyah bir ışık olan Allah, isimlerinin ve özündeki sırrın görülmesini, anlaşılmasını... istedi. Kendisinin bütün gizlerinin, bir aynadan kendisine bakar gibi, kendisine görülmesini arzu etti ve evren olarak tezahür etti......O, kendisini kendisine görünür kılmak için varoluşu ve insanları var etti.... Ruh dediğin şey de Allah'ı her şeyde görür çünkü bakan olgunun kendisi Allah'tır. O hem seven hem sevilen, hem arayan hem de bulan, hem bakan hem de görülen... Hiçbir şey O'ndan ayrı değildir, O her şeydedir. Bizim varlığımız onun varlığıdır."

              Bir suje olan “Ben”,  ancak “kendiliğim”den ayrı, “ben” olgusunun dışında ikinci bir nesne olduğunda yani dualite (ikilik) olgusu var olduğunda“bilinçli” yani o ikinci şeyin farkında ve bilincinde olabilirim. Bu ayrışmamış, dışında hiçbir şey bulunmayan sonsuz potansiyel de, ilk olarak (bu konu zamanla ilgili değildir ama anlatım kolaylığı açısından bu tip kelimeler kullanıyorum.) kendini, bilinç ve o bilincin nesnesi biçiminde 2`ye “bölerek” (dualite olarak tezahür ederek) anladığımız manada bir kozmik bilinç oluşturdu ve kendisinin “sonsuz potansiyel” olduğunun farkında oldu. Diğer bir deyişle sonsuz potansiyel, kendi yansımasına bakarak, kendisini görebildi ve kendisinin farkında oldu. Bu konuda “Peki bu potansiyel neden bilinç oluşturdu” ya da “Bu potansiyel neden sadece potansiyel olarak kalmadı” diye bir soru gelebilir. Tanrı sonsuz potansiyel ve sonsuz bilinçtir. Ancak (tezahür aşamasından önce) bilinçli değildir. Bunun farkını anlamak gerek. Tanrı, sonsuz bilinç potansiyeli olmasına rağmen, tezahürden önce yani uzay-zaman-boşluk-boyut-enerji aşamasından önce kendisinden başka, kendiliğinden başka hiçbir şey olmadığı için, "ayrışma" olmadığı için kendisinin ne olduğu hakkında bilinçsiz idi. Daha önce bahsettiğmiiz örneği yeniden yazarsak: Tıpkı doğası aydınlık olan ışığın, üzerinde yansıyacağı hiçbir şey (boşluk, nesne...) olmadığı zaman paradoksal olarak karanlık olması gibi. Tezahür sürecinin başlangıcı, Tanrı'ya ayna oldu. Her şeyi gören gözün kendisini görmek için aynaya ihtiyacı olması gibi. Tanrı da bizzat kendi içinde düalite haline gelerek, uzay-zaman-boşluk-evren........nihayet bizler olarak tezahür etti ve kendini bilip gerçekleştiriyor. Bu nedenle Sufiler, "Şu ana kadar Tanrı'ya en iyi ayna olan, insandır" demiştir. Ve bu nedenle Ibn Arabi ontolojisine göre insan çok önemlidir.

     Spiritüel Big Bang dediğimiz olguyla ilk " kendisi hakkında bilinçli olma" durumu Tanrılığın içinde bir enerji kıpırdanması ile “mekanik” olarak başlar ve tezahürün ilk aşaması olan zaman kavramı oluşur sonra boşluk, uzay, evren ve bizler. Bu "enerji Kıpırdanması" nın sebebi ancak şu şekilde açıklanabilir. Bu olguya biz Tanrı yahut sonsuz potansiyel diyoruz. Antik metinlerde "sınırsız potansiyel" de deniyor.  "Enerji" kavramı ya da "potansiyel" kavramı,  potansiyeli olduğu şeyleri açığa çıkarmayı ima eder. Eğer böyle bir olgu yoksa o şeye zaten "potansiyel" yahut "enerji" demezdik. Ancak ölü bir yığın derdik. Fakat o potansiyel/enerji, potansiyeli olduğu şeylere yani varlığa gebeydi. O her şeyi başlatan kıvılcımın da kıvılcımı olan "kıpırtı", bu nedenle yani sonsuz potansiyelin doğası gereği bir zorunluluk olarak öyle ya da böyle "zamansızlık içinde" bir "anda" başlamak zorundaydı. Başlamasaydı "potansiyel" "enerji" değil bambaşka, ölü bir "şey" olurdu o. Ancak doğası ve yapısı bu değildir.

Bir de şunu unutmamalıyız: Bu açıklamalar, aslında açıklanamayacak, kelimelere dökülemeyecek kadar gizemli ve olağanüstü olan bu olguyu anlayabileceğimiz gibi mantığa oturtmaktan ibarettir. Sadece mantığını anlamaya çalışmalıyız. Binlerce yıldan beri antik mistik metinlerin ve mistiklerin bize anlatmaya çalıştığı şey, evrenin ve bizim, Tanrı'ya ayna olduğumuzdur.

“Ben, gizli bir hazine idim bilinmek istedim ve beni tanısınlar diye mahlûkatı yarattım.” Kudsi Hadis  (Aclûnî. 2/132; Aliyu’l Kari. 273)

                Bu ünlü hadisin de bahsettiği “bilinmenin” ilk şartı özne ve öznenin farkında olacağı nesne olarak dualite şeklinde tezzahür etmekti. Sonsuz potansiyel okyanusu, ilk önce kendi içinde “aktivize oldu” ve kendi kendinin farkında olmayı istedi bu aşamadan sonra kendi içine baktı ve içindeki sonsuz potansiyeli gerçekleştirmek yani kendi kendini gerçekleştirmek için tezahür sürecini devam ettirdi ve böylece kendini özne/nesne şeklinde ifade ediş süreci devam etti.



                                        Potansiyelin özne ve nesne olarak tezahür etmesi

         Sonsuz potansiyel;  aynı anda bilen ve bilinen, gözlemleyen ve gözlemlenen, tanık ve deneyim olarak ya da bu şekilde “tezahür ederek” kendi kendisini tam anlamıyla “bilmeye başladi.”

Bu konuda, ünlü Upanishadlardan  Brihadaranyaka soyle der:

“Her şey, başlangıçta ayrışmamış bir bütünlüktü….Sonra ayrışmayla isim ve görüntü formları gibi göründü.  O, ‘Ben yaratılışın kendisiyim çünkü bütün bu evreni içimden yansıttım” diye düşündü ve her şey oldu….O ayrışmamış potansiyel, kendini bilmek, kendini ifade edebilmek için hiç değişmeden,  ilüzyon(maya) sayesinde, her bir görüntü ve form haline geldi böylece, ilüzyon nedeniyle, çok olarak algılandı…..Zaten her şeyi algılayan da yine O`ydu” (Brihadaranyaka Upanishad 1:4:5, 7, 10 – 2:5:19)

Tezahür sürecinde, ilk olarak “boşluk” yani uzay gözüktü çünkü potansiyelin açığa çıkması için çokluk ilüzyonu gerekliydi bunun için de boşluk… Sonra boşluğu zaman kavramı takip etti…

         O potansiyel, kendi içindeki sonsuzluğu, bilen ve bilinen; algılayan ve algılanan olarak, sürekli aşamalı bir şekilde üst seviyeye doğru yönelen bir biçimde yansıttı ve yansıtmaya devam edecek. Örneğin “Deneyimleyen” anlamında tezahürü açısından, önce bitkiler sonra hayvanlar şeklinde göründü, çok çeşitli canlılar oldu kendi kendisinin farkında olabilmek için… Kimi zaman dinozorlar gibi çıkmaz sokaklara saptı ancak nihayet, şu ana kadar en gelişmiş anlamda, insan olarak kendi kendini deneyimleyebildi. Şu ana kadar, en çok insan tezahürüyle kendine ayna olabildi/kendi içinde bakabildi. Ömer Hayyam bunu anlatabilmek için, üstün söz sanatını konuşturarak şöyle demiştir:

"Tanrı mineralde uyudu, bitkide düş gördü, hayvanda uyandı, insanda kendini buldu" Ömer Hayyam, Rubailer

İbn Arabi`nin öğretisinde de “insan”ın konumu ve önemi işte bu nedenle çok yüksektir:

"Bizim varlığımız onun varlığıdır. Varlığımız açısından biz ona muhtacız, kendi nefsinin zuhuru için o da bize muhtaçtır…Senin özelliğin ne ise onun özelliği odur. Emir ondan sana olduğu gibi, senden de ona doğrudur…o bana ibadet eder, ben de ona ibadet ederim…Allah`ın, yaratıkların sıfatlarıyla ortaya çıktığını görmez misin ? Peki ya O`nun aynı zamanda noksanlık ve kötülük sıfatlarıyla da ortaya çıktığını? Canlıların da başından sonuna kadar O`nun sıfatlarıyla ortaya çıktığını görmüyor musun? Yaratılanların sıfatları onun için hak olduğu gibi, onun sıfatları da bütün canlılar için haktır"  Ibn Arabi, Fusus El Hikem

      Konuyla dolaylı da olsa alakalı olduğu için, yeri gelmişken şunu da söylemek istiyorum. Evrim teorisi, sadece geçerli olmakla kalmayıp, bu mistik öğretinin hakkıyla anlaşılabilmesi için aynı zamanda gereklidir de.

         Çeşitli mistik metinlerde bu tezahür aşaması, potansiyelin/Tanrı`nın içinde ortaya çıkan bir rüyaya da benzetilir. Devam etmeden önce, Tanrı`nın bütün bu anlattığımız “tezahür” olgusu için neden “rüya” benzetmesinin kullanıldığına değinmek istiyorum. Rüya örneği aslında şunu anlamamıza yardımcı olmak için kullanılır. Tanrı`nın tezahür etmesinden ya da “dönüşmesinden” bahsederken, zihinlerimiz için çözülmesi çok zor olan bir paradoks oluşur. Çünkü bütün bu “aşama”lardan, “dönüşmelerden” bahsederken doğal olarak, o sonsuz potansiyelin kendisini modifiye ettiğini ve gerçekten de zamana bağlı olarak, dönüştüğünü başka şeylere dönüşüp potansiyel olmaktan çıkarak, gerçekliğe dönüştüğünü varsayarız. Halbuki bütün bu tezahürler, dönüşümler sonsuz potansiyelde hiçbir değişim yaratmadan ve zamana bağlı olmadan gerçekleşir. Yani O, kesinlikle hiçbir şeye dönüşmeden dönüşür. Kesinlikle, evrimle, zamana bağlı olmadan, aşamalı şekilde içindekileri yansıtır. Bunu anlamamıza yardımcı olmak için rüya örneği etkili olabilir. Buna göre, “ben”, “sen”, “o” ve bütün bu evren, sonsuz potansiyel okyanusunun yani Tanrı`nın içinde ortaya çıkmış bir rüyadır diyebiliriz. Hint metinlerinin dediği gibi “Evren Brahman`ın bir rüyasından ibarettir” Bu rüya durumu, “Tanrı`nın derin uykusu” şeklinde sembolize edilmiştir. Sonsuz potansiyel okyanusu, derin uykudaki Tanrı`dır. Tezahür aşaması ise, Tanrı`nın “rüya görme” aşamasıdır. Tıpkı bizim de derin uykuda bilinçsiz potansiyel olmamız, ancak REM aşamasında rüya görerek bilinçli olmamız gibi.

Sonsuz potansiyelin içinde ortaya çıkan “rüya”

         Öyleyse diyebiliriz ki, evren ve içindeki her şey, sonsuz zihin potansiyeli yani Tanrı`nın içinde ortaya çıkmış bir rüyadır veya düşüncedir. Zen ustalarının dediği gibi “her şey, büyük zihnin içinde ortaya çıkan bir düşüncedir.”

         Hepimiz bu hayali deneyimlemekteyiz. Fakat bu, bireysel olarak ayrı ayrı zihinlerimizde ortaya çıkan bir rüya değildir. Yani “bütün evren, benim bireysel zihnimin içindedir” şeklindeki bir düşünceye solipsizm denir ve tekçi felsefeden farklıdır. Rüyayı gören olgu (ya da içinde evren düşüncesi oluşan olgu) sonsuz potansiyel olan Tanrı`dır. Biz ise, Tanrı`nın gördüğü rüyanın içinde oluşan karakterleriz.  Bu potansiyel okyanusu, “rüyasında”  kendini biz ve evren olarak görmektedir.  Dolayısıyla “biz” dediğimiz şey, Tanrı`dan farklı değildir. Bu öğreti pek çok mistik sistemde vardır. Hintliler buna “Atman Brahman`dır” der. İbn Arabi şöyle der:

“Varlıkta O'nu gören, O'dan başkası değildir”

“Hakk'in belirmesi benim vücudumdadır. Bu nedenle biz Allah`a göre bir kap gibiyiz” (Ibn Arabi, Futuhat)

          Tanrı, aracılığımızla kendisinin farkına varmaktadır.  Hepimiz, hayal/rüya içindeyiz ama benzer şartlarda/evrende varız çünkü Tanrı`nın tek rüyasındaki karakterleriz, her birimiz, bu rüyanın farklı perspektifinde ortaya çıkan oyuncular gibiyiz. Sonsuz potansiyel Tanrı, kendisini herkes ve her şey olarak tezahür ettirmektedir ya da “yansıtmaktadır”  ve böylece kendini bilmekte, kendi içine "daha fazla" bakabilmektedir.

Çeşitli Yunan filozofları,  Tanrı`yı ve canlıları anlatabilmek için,  çember örneğini kullanmışlardır. Plotinüs, ünlü dokuzluklarında şöyle der:

            “Tüm varlıklar, tek ana merkezde birleşen çeşitli merkezler olarak düşünülebilirler. Bu merkezler, kendilerinden çıkan çizgiler kadar çok sayıda görünürler ama yine de tüm bu merkezler bir birlik yaratırlar. Bu nedenle çeşitlilikleri içindeki bilinçli varlıkları tek merkezde birleşen çok sayıda merkeze benzetebiliriz.Bunların hepsi tektir çünkü aynı merkezi paylaşırlar ama merkezden çıkan çok sayıda yarıçaptan dolayı çok sayıdaymış gibi gözükürler.” Plotinus  Enneads 6.5.5         

                                           
            Çemberin ortasındaki siyah nokta, sonsuz potansiyeli yani Tanrı`yı simgeler. Noktadan çıkan oklar, Tanrı`nın içinden tezahür eden çeşitli yüzlerini yani canlıları temsil eder. Çemberin çevresi ise bedeni ve dış dünyayı simgeler. Sınırsız olan oklar, çemberin çevresinden yani dışardan bakıldığında ayrıymış gibi görünür ancak hepsi de tek olan noktadan çıkmıştır ve özde birdir.  Her bir ok, Tanrı`nın kendini deneyimlemesini simgeler. Sonsuz potansiyel olan Tanrı, birliğini bu sonsuz çeşitlilikteki zenginlik olarak ifade eder.

İşte, tasavvuf terminolojisini kullanırsak diyebiliriz ki, şeriat ve tarikat kapısında bulunanlar kendilerini çemberin çevresiyle özdeşleştirmektedirler. Yani birey, kendi bedeniyle duyguları ve düşünceleriyle diğerlerinden tamamen ayrıdır, teklik düşüncesi henüz yoktur. Marifet kapısındakiler ya da daha üst basamağa çıkmış olan inisiyeler, kendilerini oklarla yani psise ile özdeşleştirmeye başlar. Kendilerinin beden olmadığını, bedenin ve kültürel/biyolojik olguların, “ben” değil, “ben”in giydiği çeşitli elbiseler olduğunu idrak ederler. Hakikat seviyesine ulaşanlar ise kendilerini çemberin merkeziyle özdeşleştirirler. Çokluğun bir görüntü olduğunu, hakikatin ise teklik olduğunu… (Enel Hak)

          Hintliler bu durumu, yaşadığımız 3 gerçekliğe benzetirler: Derin uyku, rüya görme durumu ve uyanıklık hali. Derin uyku durumumuz, bilinçsiz sonsuz potansiyele benzer. Tek bilinç, kendini merkezin tam olarak ortasındaki noktaya çekmiştir ve biz de bilinçsizizdir. Uyanıklık durumunda bilinç, farkındalığı psiseler ve çemberin çevresi olan bedene kadar genişletir. Rüya görme halindeyken de sadece psiseye yani oklara kadar genişletir.

        
Özetlersek, tek bir bilinç, kendini herkes ve her şey olarak ifade etmektedir ve herkes/her şey, aynı bilincin kendini ifade etmesinden ibarettir. Yani varoluşun gizem potansiyeli, evren ve bizler olarak ortaya çıkıyor ve kendisini bu şekilde deneyimliyor/biliyor. Potansiyel içinde oluşan izlenimler "etki" ler (imprint), uygun (proper) bir "media" yani taşıt/kabuk/beden gerektiriyor ve sonsuz gizem/potansiyel/enerji, uygun bir araç / beden-zihin organizması şeklinde (proper media) tezahür ederek onunla özdeşleşiyor. Böylece gazlarla, taşlarla...vs başlayan bu süreç evrim ile nerdeyse tam bilinç de kazanarak insan olarak devam ediyor.

      Daha önce bahsettiğim gibi, aslında biz; bilinemez, tarif edilemez olanı, tabi ki kendi beyin seviyemize indirgeyerek anlatmaya, tarif etmeye çalışıyoruz. O nedenle "dediklerimiz nihai gerçeği aynen olduğu gibi tanımlıyor" diyemeyiz tabi. Ama bizim beynimizin anlamlandırabileceği bir şekilde tarif etmeye çalışmaktan başka da yapabileceğimiz bir şey yok. Bu konuda, en azından işin derininde yatan mantığı bir nebze de olsa sezebiliriz. Hiçbir mantık ve açıklama sunmadan "Allah'ın hikmetinden sual olunmaz" diyerek ya da "her şey kulluk etmemiz için yaratıldı" veya "her şey sınanmamız için yaratıldı" şeklindeki, ne kadar yanıt olduğu tartışmalı, ifadelerle yetinmek, "büyük resim" konusunda yanıt arayan herkesi tatmin etmeyebilir. İşte bu nedenle binlerce yıllık gizem geleneğinin yaptığı gibi, konuyu belli bir mantığa oturtmak çok daha makuldür. Tabi ki en nihai gerçekte / nihayetinde o, mutlak gizemdir.

                                                                      Ozan








İletişim:    mistikfelsefe@gmail.com

NOT: Bu yazı ve diğer tüm yazılar bana aittir ve hakları saklıdır. Kaynak göstermeden herhangi bir yazımı kopyalamayınız!