budizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
budizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Mart 2025 Pazartesi

Kitabım "Mistik Tanrı" çıktı!

 Kitabım "Mistik Tanrı" Kitapyurdu sitesinde satışa çıktı! Bu blogtaki yazılar hoşunuza gittiyse kitapta çok daha fazlasını bulacaksınız! Aşağıdaki linkten satın alabilirsiniz:

https://www.kitapyurdu.com/kitap/mistik-tanri-/711586.html&filter_name=MISTIK+TANRI


"Bu kitap yaşamın gizemini hissedebilen, günlük hayatın koşuşturmalarının ve ezberlerinin azıcık da olsa dışına çıkmayı başararak yaşamı sorgulayabilen, bu konuda biraz olsun araştıran tüm meraklı ruhlara ithaf edilmiştir."

 

“Niçin varız? Hayatın anlamı nedir?”

 

Bu sorular, insanlığın başlangıcından bu yana düşünürlerin ve mistiklerin zihnini meşgul etti. Kimileri felsefenin derinliklerine dalarken, kimileri meditasyon ve içsel yolculuklarla bu sırra ulaşmaya çalıştı. Peki, bu farklı yollar bizleri ortak bir hakikate götürmüş, aynı sonsuzluğun kıyılarına taşımış olabilir mi? Birlikte bir yolculuğa çıkalım.

 

Sümerlerin ilginç mitolojisinden Hint’in mistik kutsal metinlerine, Gnostiklerin sır perdesinden Neo-Platoncu ışığın evrenine, Kabala’nın derin sembollerinden Sufizm’in ince hikmetine, Alman idealistlerin felsefi zirvelerinden modern mistiklerin cesur yaklaşımlarına kadar uzanan kadim bir haritayı takip edeceğiz. Bu haritada, yaşamın anlamı, varoluşun sebebi ve ölümden sonrasına dair soruların izini süreceğiz. Dünya dinlerinin ezoterik ve mistik yorumları, dışsal öğretilerin ötesine geçerek insan varoluşunun sırrını nasıl açıkladı? Ölümden sonraki yaşam fikri, varoluşun anlamını çözmede neden bu kadar önemliydi ve filozoflar ile mistikler bu sorulara, klasik inançların sınırlarını aşan hangi yanıtları sundular?

 

Yaşamın özüne dair bir yolculuk. Düşünceyi derinleştiren, ruhu yükselten ve insan olmanın anlamını yeniden sorgulatan bir serüven. Eğer siz de hakikatin yankısını duyuyorsanız, bu kitap sizi bekliyor.

 

İçindekiler kısmını aşağıda inceleyebilirsiniz.











 

14 Temmuz 2015 Salı

Hayatın anlamı ya da amacı?

Kitabım "Mistik Tanrı" Kitapyurdu sitesinde satışa çıktı! Bu blogtaki yazılar hoşunuza gittiyse kitapta çok daha fazlasını bulacaksınız! Aşağıdaki linkten satın alabilirsiniz:


Hayatın anlamı ya da amacı, küçücük dünyamızda bireysel kısıtlı bir pencereden bakarsak bize "yok" gözükür. Bir düşünelim, evren sonsuz büyüklükte. Nasa 2013 yılında, WMAP aracından gelen yeni bilgileri iyice yorumlayarak bir sonuca ulaştı ve bu sonucun hatalı olma olasılığını % 0.4 olarak açıkladı. Yani bu sonuç, %99.6 oranında kesin. Nedir bu sonuç? Evren düz... (Nasa'nın resmi sitesi şu anda açılmadığı için link veremiyorum) Astrofiziğe göre evrenin düz olması demek, sonsuz olması anlamına geliyor.  Bizim teorik olarak, evrenin ancak çok küçük bir kısmını gözlemleyebilme ihtimalimiz var. Bu teorik olarak gözlemleyebileceğimiz evrene "gözlemlenebilir evren" deniyor. Ancak evren, sonsuz... Hatta günümüzde sonsuz sayıda evren modelleri var astrofizikte. Dolayısıyla sonsuz üzeri sonsuzluk içinde bir damlacık kadar yer kaplamayan dünyada yaşamaya çalışan kendi çapında gelişmeye çalışan organizmalarız. Örneğin benim, minicik dünya üzerinde kendi minicik dünyamda kendi küçücük hayatımı yaşamaya çalışmamın sonsuzluk için ne anlamı olabilir? Bırakalım sonsuzluk içini, bu dünyada koşturmalarımın birkaçyüz yıl sonra bu dünya için bile ne önemi olacak? Koca bir hiç... Bu açıdan bakarsak hayatın hiçbir amacı yok.

Ama daha derine inersek, hayatın anlamı çok kısaca, büyük bilim insanı Carl Sagan'ın da dediği gibi evrenin aracılığımızla kendisini bilmesi, kendisini gerçekleştirmesidir. ( "We are a way for the cosmos to know itself" ) Tabi evrendeki diğer potansiyel yaşam formları için de aynı anlam geçerlidir. Konuya bilim tarafından bakarsak sadece Carl Sagan değil çeşitli bilim insanları da benzeri açıklamalarda bulunmuş. İşin mistik yanına gelirsek hem Vahdeti Vücut ekolü Sufizm,  hem Gnostisizm hem Neo platonizm hem de Hint kaynakları ve genel olarak Uzakdoğu felsefeleri de benzeri görüşleri dile getirir.  Mevlana'nın dediği gibi bizler, sonsuz potansiyelin bilinicinin açığa çıkmış haliyiz. Sonsuz potansiyel, evren(ler) ve zaman ilüzyonuyla da bizler olarak tezahür eder böylece potansiyel, potansiyeli olduğu şeyleri açığa çıkarır, kendisini bilir kendi içine bakmaya başlar. Bu açıdan bakınca evrenin her birimiz gözünden, her birimiz penceresinden "ben" aracılığıyla otururken parmağını  oynatmasının bile bir anlamı vardır. Deneyim silsileleri üretmemiz ve özellikle "sevgi" konusu ise, evrenin "kendisini bilmesi" yolunda önemli bir adımdır.

Tanrı yahut evren ya da enerji, ışık gibidir. Işık, potansiyel olarak aydınlık olmasına rağmen üzerinde yansıyacağı hiçbir şey yokken paradoksal olarak karanlıktır ama bir şeye yansıdığı zaman diyebiliriz ki kendisini "gerçekleştirir" işte evren de böyle. Big Bang ile beraber tek bir "şey" ya da sonsuz potansiyel;  her şeye, zamanla da bize dönüşmüştür yahut tezahür etmiştir.

                                                                                                                  Ozan

NOT: Bu yazı ve diğer tüm yazılar bana aittir ve hakları saklıdır. Kaynak göstermeden herhangi bir yazımı kopyalamayınız!

25 Eylül 2014 Perşembe

"Yaratılış" ve sonsuz potansiyelin evrimi

Kitabım "Mistik Tanrı" Kitapyurdu sitesinde satışa çıktı! Bu blogtaki yazılar hoşunuza gittiyse kitapta çok daha fazlasını bulacaksınız! Aşağıdaki linkten satın alabilirsiniz:



                                                    

    

Bu konuya başlamadan önce üzerinde durmak istediğim,  dikkat edilmesi gereken nokta “yaratılış” kelimesidir. Tek Tanrılı dinlerde, bu kelimenin tam olarak hangi manaya geldiği, özellikle daha derin teolojik konular içinde, tartışılagelmektedir. Çeşitli farklı görüşler olsa da, bu kelimeden zahiri anlamda genel olarak algılanan olgu,  “creatio ex-nihilo” denilen “yoktan var etme” ya da “yoktan yaratılış” olgusudur.

     Fakat “hakikat” seviyesindeki mistik öğretilerde, anladığımız manada bir “yoktan yaratılış” öğretisinden söz edilemez. Eğer gerçekten tam anlamıyla yoktan varoluş öğretisi savunulacaksa ortaya çeşitli problemler ya da mantıklı, tatmin edici yanıtları olmayan sorular çıkmaktadır. En başında Ex-nihilo fikri, genel olarak evreni, insanı, bilinci ve her şeyi Tanrı`dan tamamen ayrı görmektedir. Yani Tanrı, bu öğretiye göre, kesinlikle aşkındır ama tam anlamıyla “içkin” olamaz. Onun içkinliği ancak bilgisi ve kudretiyle hayat bulur. Tıpkı koskoca bir imparatorluğu yöneten bir imparatorun, yönettiği yerlere içkin olamaması ancak gücü ve kudreti aracılığıyla oralarda hüküm sürebilmesi gibi, Tanrı da “göklerde” oturan, bir tahtı, arşı olan ve oradan dünyaya gücü ve kuvvetiyle hükmeden sonsuz kuvvette bir kral gibidir bu öğretiye göre. Dinsel metinlerde geçen bu gibi ifadelerin zahiri anlamından içsel manasına inmek gereklidir.

      “Yoktan yaratılış” teorisinin, evreni ve her şeyi Tanrı`dan ayırmasından dolayı, ateist çevrelerde de sıkça kullanılan, bazı tatmin edici yanıtları olmayan soruları ortaya çıkardığından bahsetmiştim.  Bu sorulardan birkaçını şöyle özetlemek mümkündür:

  -Kendi içinde zaten her şeyiyle mükemmel olan bir Tanrı, evreni tam olarak neden/ne amaçla yaratmıştır?

  -Kendi içinde tam ve mükemmel olan, ezelden beri varolan bir Tanrı`nın aklına, insanı ve canlıları yaratmak fikri nasıl ve neden gelmiş olabilir? Ayrıca bu da yetmiyormuş gibi, Tanrı neden insanı yaratıp bir de üzerine teste tabi tutmak istemiş olabilir?

 -Tanrı, kendi içinde sonsuz güçlü bir olguysa ve mükemmelse, “insan” ve diğer canlıları yaratıp onların kendisine kulluk etmesini neden istemiş olabilir?


                Bütün bu soruların cevabı için kısaca “Allah`ın hikmetinden sual olunmaz” ya da buna benzer bir şey dersek bu, doğal olarak pek çok kişiyi tatmin etmeyecek ve benzer sorular sorulmaya devam edecektir. Bu nedenle zahiri anlamdan çıkıp, daha doğrusu bu anlamı “aşıp”, tıpkı çeşitli Sufiler gibi, bu duruma da hakikat penceresinden bakmak gerekmektedir.

“Hiçbir şey ama hiçbir şey yoktu. Hatta hiçlik bile mevcut değildi. Fikirden ve kavramsallaştırmadan arınmış olarak gerçek şudur ki, aslında ‘Bir’ bile var değildi. Ben “vardı" derken herhangi bir şeyin var olduğunu da söylemiyorum. “Hiçbir şey yoktu” ifadesini kullandığım zaman, sadece, bahsetmeye çalıştığım olgu hakkında bir tür bilgi vermeye çalışıyorum. Hiçbir şey yoktu. Yani Ne bir şey ne de bir şeyin yokluğu. Bir bile yoktu. Karmaşıklığın imkansızlığı yoktu. Görülmez olan ya da kavranılamaz olan da yoktu. Ne insan ne melek ne de Tanrı vardı. Kısacası insanların bir isim vermiş olduğu herhangi bir şey yoktu” (Basilides)

              Bir zamanlar zamansızlık içinde, ne madde ne bosluk ne uzay ne de zaman varken,  var olan ve olacak olan tamamıyla her şeyi içeren gizem dolu bir kaynak vardı. Bu kaynağı Big Bang`ın öncesinde her şeyi içeren tekillik durumunda olan gizem noktası olarak da adlandırabiliriz. Bu kaynak, sonsuz hiçlik noktasıdır ve çeşitli kutsal metinlerde “içinde varlığın veya yokluğun bulunmadığı, akılla kavranabilecek olgu ve kavramların çok ötesindeki ‘derin karanlık’ olarak tanımlanır. Hatta bunu “tanımlama”nın bile saçma olduğu belirtilir. Çünkü bu evre, zihnimizin çalışabilmesi için gerekli olan ve ikiliğe dayanan çeşitli kavramların çok ötesindedir. Kökeni çok eskilere dayanan ve aynı zamanda hristiyan mistikleri olan gnostikler, bu durumu “göz kamaştırıcı karanlık” ifadesiyle, paradoksal doğasını vurgulamaya çalışarak, anlatmaya çalışmışlardır. Benzer şekilde islami ezoteristler olan Sufiler, bu durumu “siyah ışık” ve “aydınlık gece” olarak niteler. Milattan önce 1500`lu yıllarda yazıya geçirilen en eski Hindu metni olan Rig-Veda, şöyle der:

“Başlangıçta ne varlık vardı ne de yokluk...
Ne hava vardı, ne de onun ötesindeki gökyüzü
Bir kimilti mi? Nerede? Hangi örtünün altında? Kimin himayesinde?
Dipsiz suların sonsuz derinliği mi yoksa?

Ne ölüm vardı o zaman ne de olumsuzluk.
Ne de gündüzü geceden ayıran bir işaret
Ama Bir O vardı, soluk olmadan soluyordu kendi iç gücüyle
Başka da bir şey yoktu.

Karanlıklar içinde karanlıklar dururdu;
Boyutları olmayan bir deniz gibi;
Mümkün olanı hala biçimlendirmemiş bir boşluk,
Ta ki Sıcaklığın gücü Tek olanı yaratana dek.” (Rig-Veda 10:129)

Rig-Veda’da ayrıca “Purusha” denilen kozmik candan bahsedilir ve bu canın, var olacak olan her şey olmasına, bölünmesine ve böylece mevcut var olan her şeye dönüşmesine neden olan bir potansiyel, bir gizem noktası olduğu belirtilir. 4 Veda`daki ayetlerin, daha çok ritüelistik manalarını açıklayan Hindu metni Satapatha Brahmana’da bu kozmik cana “kozmik yumurta” denir ve onun yarılmasından, her şeye dönümesinden söz edilir. Bu Brahmana’da bu gibi anlatımların yanında daha sembolik ve masalsı anlatımlar, örneklendirmeler de bulunur. Vedaların sonu (Vedanta) olarak kabul edilen ve Hint felsefesinin temelini oluşturan Upanişad’larda sembolik anlatımın üzerine, bu durumun kozmolojik, felsefi/psikolojik yönlerine değinilir.

Her şeyi içeren, her şey olmaya ve her şeye dönüşmeye hazır sonsuz bir potansiyeldi bu nokta. İçinden bütün varlığın fışkırdığı bu kaynak, ayrışmamış bir bütünlük halinde adeta varlığa gebeydi. Bu potansiyel, içinde kuarklardan galaksilere, cansız maddeden bilince, sevgiden nefrete, iyilikten kötülüğe, duymaktan dokunmaya ve görmeye, algılayandan algılanana, müziğe sanatın her türlüsüne, gaddarlıktan merhamete, bizi dahil her şeyi barındıran bir sonsuz tohumdu. Bu sonsuz enerji tohumuna Hintliler “Mahat-tattva” der.

            Bu sonsuz gizem noktası, içinde sonsuz bilinç potansiyelini barındırmasına rağmen, kendisinden ayrı, bilincinde/farkında olacağı ikinci bir “nesne” var olmadığı için yani herhangi bir anlamda bir ikilik (dualite) var olmadığı için paradoksal olarak bilinçsizdi. Tıpkı doğası “aydınlık” olan ışığın, üzerinde yansıyacak bir “şey” olmadığı zaman paradoksal olarak “karanlık” olması gibi. Bazı Sufiler bu durumu “durgun su” ya da “durgun deniz” örneğiyle de anlatmaya çalışmıştır. Sonsuz gizem noktasında bu evre, durgun denize benzer, dalga ve köpük yoktur,  bu nedenle de deniz kendisini “gösteremez”. Aynı ışık örneğinde olduğu gibi, doğası “sonsuz bilinç” olan bu gizem noktası, bilincinde olacağı, kendisinden “ayrışmış” ikinci bir şey olmadan, bir bütünlük halinde, paradoksal olarak bilinçsizdi ve bu nedenle üzerinde yansıyıp kendi içine bakabileceği “ayna”ya gereksinim vardı… Diyebiliriz ki Işığın ancak üzerinde yansıyacak bir şey olduğunda aydınlatma niteliğine sahip olması gibi, sonsuz gizem ışığı Tanrı da sonsuz evren şeklinde tezahür ederek sonsuz sayıda canlı bilincinin üzerinde yansıyıp aydınlanan ışık oldu… 

“Sonsuz güçlü Tanrı`nın herhangi bir şeye ihtiyacı mı olurmuş?!?”

          Devam etmeden önce bu konunun da üzerinde durmak gerek… Anlatılması mümkün olmayan, kelimelerin güç yetiremeyeceği bir gizemi anlatmaya çalışırken "ihtiyaç" gibi kelimeler kullanıyoruz ancak bu, konunun anlaşılması için mecburi olarak kullanmamız gereken bir kavramdan ibarettir. “Sonsuz güçlü olan Tanrı`nın herhangi bir `ihtiyacından` söz edilir mi?” şeklinde bir soru gelmesi mümkündür… Burada dikkat edilmesi gereken nokta, bu anlattıklarımızın Tanrı`nın doğası olduğu yani zaten “Tanrılığın içinde” olduğu ve Tanrı`nın dışında herhangi bir şeyin zaten gerçekleşmediğidir. Örneğin dahi bir bilim adamı için “Aslında o dahi falan değil, her şeyi zekasına borçlu” şeklinde bir yorum yapamayız çünkü “dahi bilim adamı” kavramına o kişinin zekası, benliği, her şeyi zaten dahildir. Aynı şekilde mistik öğretilerde “ayna” da, yansıyan/yansınan, algılayan/algılanan da “Tanrılığın”/Tanrı`nın içindedir. Bunu şöyle örneklersek (her ne kadar eksik bir örnek olsa da) anlamamıza yardımcı olabilir: Güneşi ışığı ve ısısı olmadan düşünebilir miyiz? Güneşi "güneş" yapan unsur, ışınları ve ısısıdır, işte evren de Tanrı'dan kaynaklanan bir olgudur, Tanrı'yı "Tanrı" yapan evren ve onun da ötesindeki aşkın doğasıdır; ışığın ve ısının, güneşin vazgeçilmez ve "zorunlu" bir "olgusu" olması gibi, nihai anlamda bir “hayal” (maya) olan evren de Tanrı'nın vazgeçilmez ve zorunlu bir olgusudur. Hinduizm`de Şaktaların kutsal metni olan Devi Gita, “Maya”nın (hayalin/ilüzyonun) bile Tanrı`dan ayrı olmadığını söyler. Ortada yaratma "ihtiyacı" yoktur, Tanrı zaten evren ile ve ayrıca evreni de aşkın doğası ile budur. 

         Dolayisiyla evren, Tanrı`nın bir ihtiyacından ortaya çıkmış değildir. Güneşin ışığını ve ısısını, ihtiyacı olduğu için yaymaması gibi, evren de ihtiyaçtan ortaya çıkmış veya yaratılmış değildir. Evren Tanrı'nın bizzat doğasından yayılan bir sonuçtur, ortada herhangi bir ihtiyaçtan söz edilemez. Evren, Tanrı`nın kendini, yine kendi içinden, gerçekleştirme sürecinin sonuçlarından biridir  ve “bu süreç sonsuzluktan beri tekrarlanmaktadır” diyebiliriz.

          İbn Arabi’ye  gore Tanrı, bu tek mutlak gizem konumdayken (Ehadiye) hiçbir sıfata, kişiliğe, varlığa ya da yokluğa sahip değildir.Zaten bu aşamada “tek” kelimesi,  bir sıfat anlamında değil de daha çok “ayrışmamışlığı” ve farklılaşmamışlığı belirtmek için kullanılır. O aşamada “teklik”  gibi kavramlar hatta  “varlık-yokluk”, gibi karşıtlığı içeren kavramlar, ayrışmalar bile mevcut değildir. Aynı olgu Rig-Veda’da “Başlangıçta ne varlık vardı ne de yokluk…” (Rig-Veda 10:129) sözüyle ifade edilir. Bu, içinde sonsuz potansiyeli barındıran, her şeye dönüşmeye, her şey olmaya hazır duruma:

- Ibn Arabi “Ehadiye” der.

- Hint sisteminde aynı olguya “Nirguna Brahman” (Sıfata sahip olmayan Brahman) denir. Rig-Veda 10:129: “Başlangıçta ne varlık vardı ne de yokluk…”

- Taoizm’de de  aynı duruma  isimsiz sıfatsız “Tao” denir. Tao te Ching şöyle der:

            “Eğer O’nun hakkında konuşabiliyorsan o şey Tao değildir, eğer O’na isim verebiliyorsan o şey Tao değildir. Tao’nun ismi yoktur, isim sıradan şeylere verilir….” (Tao Te Ching 1)

“O’nu göremezsin çünkü formsuzdur, O’nu dinleyemezsin çünkü sesi yoktur. O’na dokunamazsın çünkü gayrımaddidir…..O adeta hiçliğin kıyılarına aittir, güneş gibi yükselir fakat aydınlatmaz, güneş batması gibi batar fakat karartmaz başlangıcı ve sonu yoktur, hiçliğin içindeki varlıktır, çok büyük bir gizemdir, asla hiçbir şekilde tanımlanamaz”. (Tao Te Ching 14)

-Mahayana Buddhizm”inde aynı olguya “Dharmakaya” (Sonsuz Buddha doğası), Tibet Buddhizminde de (Vajrayana) “Rigpa” gibi isimler verilir.

                İkinci aşamada bu sonsuz potansiyel, kendi kendinin farkına varır:

- Hint’te bu duruma “Omkara” adı verilir ve  mutlak olan, sıfatlar kazanmaya başlar.Boylece “Saguna Brahman” (Sıfata bürünmüş Brahman) haline gelir.

- İbn Arabi bu aşamaya “Vahadiye” adını verir ve Tanrı ilk defa kendini “Tek Tanrı” gibi sıfatlarla ifade etmeye başlar.

-Tao Te Ching şöyle der:

                “…İsimsiz olan, yaratılışın kaynağıdır. İsme bürünen ise evrendeki her şeyin anasıdır” (Tao Te Ching 1)

                Üçüncü olarak Ayan-ı Sabite aşamasını sayabiliriz. Bu aşama, “sabit arketipler” aşamasıdır ve Neo-Platonculuktaki “logos” kavramıyla hemen hemen aynıdır. Bu aşama, fenomenler dünyasındaki (İbn Arabi’nin deyişiyle “hayal”, Hint sisteminin deyişiyle “maya”) bütün gerçekliklerin ve bütün evrenin, kavramların, karşıtlıkların yani her şeyin fikir/potansiyel  halde “Tanrı’nın zihninde” oluştugu aşamadır.

                Dördüncü ve son aşamaya da “halk” denir. Bu aşamada tezahür tamamlanmıs, evren Tanrı’dan sudur etmiş, görüntüler ve fenomenler dünyası oluşmuştur ya da “yaratılmıştır.” Tao Te Ching şöyle der:

                “Tao’dan birlik olgusu gelir. Birlikten iki (düalite) gelir. İkiden üç, üçten de bütün her şey gelir.” (Tao Te Ching 42)

                Bütün bu işleme Hint sisteminde “spiritüel Big Bang” de denebilir. Big Bang teorisine göre aynı işlemi yorumlarsak, başlangıçtaki sonsuz hiçlik noktasına “Ehadiye/Nirguna Brahman”, bu noktanın “tek, sonsuz potansiyel, patlamaya ve genişlemeye hazır olarak anlam kazanmasına “Vahadiye/Saguna Brahman”, bu noktanın patlama anına,  var olan her şeyi içerirken bunları gerçekleştirmeye hazır  ana gelmesine Ayan’ı Sabite, inflasyondan sonra evrenin gezegenlerin ve zamanla insanın, bilincin, bildiğimiz evrenin oluşmasına da “halk” diyebiliriz.

                İbn Arabi`ye göre anladığımız manada “yoktan yaratılış”(creatio ex-nihilo) yoktur. O`na göre, içindeki her şeyiyle birlikte evren, bu sonsuz gizem noktasında yani Tanrı`nın içinde potansiyel olarak zaten mevcuttu. “Yaratılış” olarak adlandırdığımız olgu, Tanrı`nın içinde potansiyel olarak bulunan her şeyin tezahüründen ibarettir. O, kendi içinde olanı açığa vurmaktadır. (fi zatihi) Bu kavram, klasik anlamda “yoktan yaratılış” teorilerinden ince bir çizgiyle ayrılmaktadır.Düşüncenin zihinde, dalgaların denizde olması gibi bütün evren de içindeki her şey ile birlikte Tanrı`dadır.

Sonsuz potansiyel "kendi içine" bakiyor…

             
Ibn Arabi, Füsus El Hikem isimli eserinde şunları söyler:


"Siyah bir ışık olan Allah, isimlerinin ve özündeki sırrın görülmesini, anlaşılmasını... istedi. Kendisinin bütün gizlerinin, bir aynadan kendisine bakar gibi, kendisine görülmesini arzu etti ve evren olarak tezahür etti......O, kendisini kendisine görünür kılmak için varoluşu ve insanları var etti.... Ruh dediğin şey de Allah'ı her şeyde görür çünkü bakan olgunun kendisi Allah'tır. O hem seven hem sevilen, hem arayan hem de bulan, hem bakan hem de görülen... Hiçbir şey O'ndan ayrı değildir, O her şeydedir. Bizim varlığımız onun varlığıdır."

              Bir suje olan “Ben”,  ancak “kendiliğim”den ayrı, “ben” olgusunun dışında ikinci bir nesne olduğunda yani dualite (ikilik) olgusu var olduğunda“bilinçli” yani o ikinci şeyin farkında ve bilincinde olabilirim. Bu ayrışmamış, dışında hiçbir şey bulunmayan sonsuz potansiyel de, ilk olarak (bu konu zamanla ilgili değildir ama anlatım kolaylığı açısından bu tip kelimeler kullanıyorum.) kendini, bilinç ve o bilincin nesnesi biçiminde 2`ye “bölerek” (dualite olarak tezahür ederek) anladığımız manada bir kozmik bilinç oluşturdu ve kendisinin “sonsuz potansiyel” olduğunun farkında oldu. Diğer bir deyişle sonsuz potansiyel, kendi yansımasına bakarak, kendisini görebildi ve kendisinin farkında oldu. Bu konuda “Peki bu potansiyel neden bilinç oluşturdu” ya da “Bu potansiyel neden sadece potansiyel olarak kalmadı” diye bir soru gelebilir. Tanrı sonsuz potansiyel ve sonsuz bilinçtir. Ancak (tezahür aşamasından önce) bilinçli değildir. Bunun farkını anlamak gerek. Tanrı, sonsuz bilinç potansiyeli olmasına rağmen, tezahürden önce yani uzay-zaman-boşluk-boyut-enerji aşamasından önce kendisinden başka, kendiliğinden başka hiçbir şey olmadığı için, "ayrışma" olmadığı için kendisinin ne olduğu hakkında bilinçsiz idi. Daha önce bahsettiğmiiz örneği yeniden yazarsak: Tıpkı doğası aydınlık olan ışığın, üzerinde yansıyacağı hiçbir şey (boşluk, nesne...) olmadığı zaman paradoksal olarak karanlık olması gibi. Tezahür sürecinin başlangıcı, Tanrı'ya ayna oldu. Her şeyi gören gözün kendisini görmek için aynaya ihtiyacı olması gibi. Tanrı da bizzat kendi içinde düalite haline gelerek, uzay-zaman-boşluk-evren........nihayet bizler olarak tezahür etti ve kendini bilip gerçekleştiriyor. Bu nedenle Sufiler, "Şu ana kadar Tanrı'ya en iyi ayna olan, insandır" demiştir. Ve bu nedenle Ibn Arabi ontolojisine göre insan çok önemlidir.

     Spiritüel Big Bang dediğimiz olguyla ilk " kendisi hakkında bilinçli olma" durumu Tanrılığın içinde bir enerji kıpırdanması ile “mekanik” olarak başlar ve tezahürün ilk aşaması olan zaman kavramı oluşur sonra boşluk, uzay, evren ve bizler. Bu "enerji Kıpırdanması" nın sebebi ancak şu şekilde açıklanabilir. Bu olguya biz Tanrı yahut sonsuz potansiyel diyoruz. Antik metinlerde "sınırsız potansiyel" de deniyor.  "Enerji" kavramı ya da "potansiyel" kavramı,  potansiyeli olduğu şeyleri açığa çıkarmayı ima eder. Eğer böyle bir olgu yoksa o şeye zaten "potansiyel" yahut "enerji" demezdik. Ancak ölü bir yığın derdik. Fakat o potansiyel/enerji, potansiyeli olduğu şeylere yani varlığa gebeydi. O her şeyi başlatan kıvılcımın da kıvılcımı olan "kıpırtı", bu nedenle yani sonsuz potansiyelin doğası gereği bir zorunluluk olarak öyle ya da böyle "zamansızlık içinde" bir "anda" başlamak zorundaydı. Başlamasaydı "potansiyel" "enerji" değil bambaşka, ölü bir "şey" olurdu o. Ancak doğası ve yapısı bu değildir.

Bir de şunu unutmamalıyız: Bu açıklamalar, aslında açıklanamayacak, kelimelere dökülemeyecek kadar gizemli ve olağanüstü olan bu olguyu anlayabileceğimiz gibi mantığa oturtmaktan ibarettir. Sadece mantığını anlamaya çalışmalıyız. Binlerce yıldan beri antik mistik metinlerin ve mistiklerin bize anlatmaya çalıştığı şey, evrenin ve bizim, Tanrı'ya ayna olduğumuzdur.

“Ben, gizli bir hazine idim bilinmek istedim ve beni tanısınlar diye mahlûkatı yarattım.” Kudsi Hadis  (Aclûnî. 2/132; Aliyu’l Kari. 273)

                Bu ünlü hadisin de bahsettiği “bilinmenin” ilk şartı özne ve öznenin farkında olacağı nesne olarak dualite şeklinde tezzahür etmekti. Sonsuz potansiyel okyanusu, ilk önce kendi içinde “aktivize oldu” ve kendi kendinin farkında olmayı istedi bu aşamadan sonra kendi içine baktı ve içindeki sonsuz potansiyeli gerçekleştirmek yani kendi kendini gerçekleştirmek için tezahür sürecini devam ettirdi ve böylece kendini özne/nesne şeklinde ifade ediş süreci devam etti.



                                        Potansiyelin özne ve nesne olarak tezahür etmesi

         Sonsuz potansiyel;  aynı anda bilen ve bilinen, gözlemleyen ve gözlemlenen, tanık ve deneyim olarak ya da bu şekilde “tezahür ederek” kendi kendisini tam anlamıyla “bilmeye başladi.”

Bu konuda, ünlü Upanishadlardan  Brihadaranyaka soyle der:

“Her şey, başlangıçta ayrışmamış bir bütünlüktü….Sonra ayrışmayla isim ve görüntü formları gibi göründü.  O, ‘Ben yaratılışın kendisiyim çünkü bütün bu evreni içimden yansıttım” diye düşündü ve her şey oldu….O ayrışmamış potansiyel, kendini bilmek, kendini ifade edebilmek için hiç değişmeden,  ilüzyon(maya) sayesinde, her bir görüntü ve form haline geldi böylece, ilüzyon nedeniyle, çok olarak algılandı…..Zaten her şeyi algılayan da yine O`ydu” (Brihadaranyaka Upanishad 1:4:5, 7, 10 – 2:5:19)

Tezahür sürecinde, ilk olarak “boşluk” yani uzay gözüktü çünkü potansiyelin açığa çıkması için çokluk ilüzyonu gerekliydi bunun için de boşluk… Sonra boşluğu zaman kavramı takip etti…

         O potansiyel, kendi içindeki sonsuzluğu, bilen ve bilinen; algılayan ve algılanan olarak, sürekli aşamalı bir şekilde üst seviyeye doğru yönelen bir biçimde yansıttı ve yansıtmaya devam edecek. Örneğin “Deneyimleyen” anlamında tezahürü açısından, önce bitkiler sonra hayvanlar şeklinde göründü, çok çeşitli canlılar oldu kendi kendisinin farkında olabilmek için… Kimi zaman dinozorlar gibi çıkmaz sokaklara saptı ancak nihayet, şu ana kadar en gelişmiş anlamda, insan olarak kendi kendini deneyimleyebildi. Şu ana kadar, en çok insan tezahürüyle kendine ayna olabildi/kendi içinde bakabildi. Ömer Hayyam bunu anlatabilmek için, üstün söz sanatını konuşturarak şöyle demiştir:

"Tanrı mineralde uyudu, bitkide düş gördü, hayvanda uyandı, insanda kendini buldu" Ömer Hayyam, Rubailer

İbn Arabi`nin öğretisinde de “insan”ın konumu ve önemi işte bu nedenle çok yüksektir:

"Bizim varlığımız onun varlığıdır. Varlığımız açısından biz ona muhtacız, kendi nefsinin zuhuru için o da bize muhtaçtır…Senin özelliğin ne ise onun özelliği odur. Emir ondan sana olduğu gibi, senden de ona doğrudur…o bana ibadet eder, ben de ona ibadet ederim…Allah`ın, yaratıkların sıfatlarıyla ortaya çıktığını görmez misin ? Peki ya O`nun aynı zamanda noksanlık ve kötülük sıfatlarıyla da ortaya çıktığını? Canlıların da başından sonuna kadar O`nun sıfatlarıyla ortaya çıktığını görmüyor musun? Yaratılanların sıfatları onun için hak olduğu gibi, onun sıfatları da bütün canlılar için haktır"  Ibn Arabi, Fusus El Hikem

      Konuyla dolaylı da olsa alakalı olduğu için, yeri gelmişken şunu da söylemek istiyorum. Evrim teorisi, sadece geçerli olmakla kalmayıp, bu mistik öğretinin hakkıyla anlaşılabilmesi için aynı zamanda gereklidir de.

         Çeşitli mistik metinlerde bu tezahür aşaması, potansiyelin/Tanrı`nın içinde ortaya çıkan bir rüyaya da benzetilir. Devam etmeden önce, Tanrı`nın bütün bu anlattığımız “tezahür” olgusu için neden “rüya” benzetmesinin kullanıldığına değinmek istiyorum. Rüya örneği aslında şunu anlamamıza yardımcı olmak için kullanılır. Tanrı`nın tezahür etmesinden ya da “dönüşmesinden” bahsederken, zihinlerimiz için çözülmesi çok zor olan bir paradoks oluşur. Çünkü bütün bu “aşama”lardan, “dönüşmelerden” bahsederken doğal olarak, o sonsuz potansiyelin kendisini modifiye ettiğini ve gerçekten de zamana bağlı olarak, dönüştüğünü başka şeylere dönüşüp potansiyel olmaktan çıkarak, gerçekliğe dönüştüğünü varsayarız. Halbuki bütün bu tezahürler, dönüşümler sonsuz potansiyelde hiçbir değişim yaratmadan ve zamana bağlı olmadan gerçekleşir. Yani O, kesinlikle hiçbir şeye dönüşmeden dönüşür. Kesinlikle, evrimle, zamana bağlı olmadan, aşamalı şekilde içindekileri yansıtır. Bunu anlamamıza yardımcı olmak için rüya örneği etkili olabilir. Buna göre, “ben”, “sen”, “o” ve bütün bu evren, sonsuz potansiyel okyanusunun yani Tanrı`nın içinde ortaya çıkmış bir rüyadır diyebiliriz. Hint metinlerinin dediği gibi “Evren Brahman`ın bir rüyasından ibarettir” Bu rüya durumu, “Tanrı`nın derin uykusu” şeklinde sembolize edilmiştir. Sonsuz potansiyel okyanusu, derin uykudaki Tanrı`dır. Tezahür aşaması ise, Tanrı`nın “rüya görme” aşamasıdır. Tıpkı bizim de derin uykuda bilinçsiz potansiyel olmamız, ancak REM aşamasında rüya görerek bilinçli olmamız gibi.

Sonsuz potansiyelin içinde ortaya çıkan “rüya”

         Öyleyse diyebiliriz ki, evren ve içindeki her şey, sonsuz zihin potansiyeli yani Tanrı`nın içinde ortaya çıkmış bir rüyadır veya düşüncedir. Zen ustalarının dediği gibi “her şey, büyük zihnin içinde ortaya çıkan bir düşüncedir.”

         Hepimiz bu hayali deneyimlemekteyiz. Fakat bu, bireysel olarak ayrı ayrı zihinlerimizde ortaya çıkan bir rüya değildir. Yani “bütün evren, benim bireysel zihnimin içindedir” şeklindeki bir düşünceye solipsizm denir ve tekçi felsefeden farklıdır. Rüyayı gören olgu (ya da içinde evren düşüncesi oluşan olgu) sonsuz potansiyel olan Tanrı`dır. Biz ise, Tanrı`nın gördüğü rüyanın içinde oluşan karakterleriz.  Bu potansiyel okyanusu, “rüyasında”  kendini biz ve evren olarak görmektedir.  Dolayısıyla “biz” dediğimiz şey, Tanrı`dan farklı değildir. Bu öğreti pek çok mistik sistemde vardır. Hintliler buna “Atman Brahman`dır” der. İbn Arabi şöyle der:

“Varlıkta O'nu gören, O'dan başkası değildir”

“Hakk'in belirmesi benim vücudumdadır. Bu nedenle biz Allah`a göre bir kap gibiyiz” (Ibn Arabi, Futuhat)

          Tanrı, aracılığımızla kendisinin farkına varmaktadır.  Hepimiz, hayal/rüya içindeyiz ama benzer şartlarda/evrende varız çünkü Tanrı`nın tek rüyasındaki karakterleriz, her birimiz, bu rüyanın farklı perspektifinde ortaya çıkan oyuncular gibiyiz. Sonsuz potansiyel Tanrı, kendisini herkes ve her şey olarak tezahür ettirmektedir ya da “yansıtmaktadır”  ve böylece kendini bilmekte, kendi içine "daha fazla" bakabilmektedir.

Çeşitli Yunan filozofları,  Tanrı`yı ve canlıları anlatabilmek için,  çember örneğini kullanmışlardır. Plotinüs, ünlü dokuzluklarında şöyle der:

            “Tüm varlıklar, tek ana merkezde birleşen çeşitli merkezler olarak düşünülebilirler. Bu merkezler, kendilerinden çıkan çizgiler kadar çok sayıda görünürler ama yine de tüm bu merkezler bir birlik yaratırlar. Bu nedenle çeşitlilikleri içindeki bilinçli varlıkları tek merkezde birleşen çok sayıda merkeze benzetebiliriz.Bunların hepsi tektir çünkü aynı merkezi paylaşırlar ama merkezden çıkan çok sayıda yarıçaptan dolayı çok sayıdaymış gibi gözükürler.” Plotinus  Enneads 6.5.5         

                                           
            Çemberin ortasındaki siyah nokta, sonsuz potansiyeli yani Tanrı`yı simgeler. Noktadan çıkan oklar, Tanrı`nın içinden tezahür eden çeşitli yüzlerini yani canlıları temsil eder. Çemberin çevresi ise bedeni ve dış dünyayı simgeler. Sınırsız olan oklar, çemberin çevresinden yani dışardan bakıldığında ayrıymış gibi görünür ancak hepsi de tek olan noktadan çıkmıştır ve özde birdir.  Her bir ok, Tanrı`nın kendini deneyimlemesini simgeler. Sonsuz potansiyel olan Tanrı, birliğini bu sonsuz çeşitlilikteki zenginlik olarak ifade eder.

İşte, tasavvuf terminolojisini kullanırsak diyebiliriz ki, şeriat ve tarikat kapısında bulunanlar kendilerini çemberin çevresiyle özdeşleştirmektedirler. Yani birey, kendi bedeniyle duyguları ve düşünceleriyle diğerlerinden tamamen ayrıdır, teklik düşüncesi henüz yoktur. Marifet kapısındakiler ya da daha üst basamağa çıkmış olan inisiyeler, kendilerini oklarla yani psise ile özdeşleştirmeye başlar. Kendilerinin beden olmadığını, bedenin ve kültürel/biyolojik olguların, “ben” değil, “ben”in giydiği çeşitli elbiseler olduğunu idrak ederler. Hakikat seviyesine ulaşanlar ise kendilerini çemberin merkeziyle özdeşleştirirler. Çokluğun bir görüntü olduğunu, hakikatin ise teklik olduğunu… (Enel Hak)

          Hintliler bu durumu, yaşadığımız 3 gerçekliğe benzetirler: Derin uyku, rüya görme durumu ve uyanıklık hali. Derin uyku durumumuz, bilinçsiz sonsuz potansiyele benzer. Tek bilinç, kendini merkezin tam olarak ortasındaki noktaya çekmiştir ve biz de bilinçsizizdir. Uyanıklık durumunda bilinç, farkındalığı psiseler ve çemberin çevresi olan bedene kadar genişletir. Rüya görme halindeyken de sadece psiseye yani oklara kadar genişletir.

        
Özetlersek, tek bir bilinç, kendini herkes ve her şey olarak ifade etmektedir ve herkes/her şey, aynı bilincin kendini ifade etmesinden ibarettir. Yani varoluşun gizem potansiyeli, evren ve bizler olarak ortaya çıkıyor ve kendisini bu şekilde deneyimliyor/biliyor. Potansiyel içinde oluşan izlenimler "etki" ler (imprint), uygun (proper) bir "media" yani taşıt/kabuk/beden gerektiriyor ve sonsuz gizem/potansiyel/enerji, uygun bir araç / beden-zihin organizması şeklinde (proper media) tezahür ederek onunla özdeşleşiyor. Böylece gazlarla, taşlarla...vs başlayan bu süreç evrim ile nerdeyse tam bilinç de kazanarak insan olarak devam ediyor.

      Daha önce bahsettiğim gibi, aslında biz; bilinemez, tarif edilemez olanı, tabi ki kendi beyin seviyemize indirgeyerek anlatmaya, tarif etmeye çalışıyoruz. O nedenle "dediklerimiz nihai gerçeği aynen olduğu gibi tanımlıyor" diyemeyiz tabi. Ama bizim beynimizin anlamlandırabileceği bir şekilde tarif etmeye çalışmaktan başka da yapabileceğimiz bir şey yok. Bu konuda, en azından işin derininde yatan mantığı bir nebze de olsa sezebiliriz. Hiçbir mantık ve açıklama sunmadan "Allah'ın hikmetinden sual olunmaz" diyerek ya da "her şey kulluk etmemiz için yaratıldı" veya "her şey sınanmamız için yaratıldı" şeklindeki, ne kadar yanıt olduğu tartışmalı, ifadelerle yetinmek, "büyük resim" konusunda yanıt arayan herkesi tatmin etmeyebilir. İşte bu nedenle binlerce yıllık gizem geleneğinin yaptığı gibi, konuyu belli bir mantığa oturtmak çok daha makuldür. Tabi ki en nihai gerçekte / nihayetinde o, mutlak gizemdir.

                                                                      Ozan








İletişim:    mistikfelsefe@gmail.com

NOT: Bu yazı ve diğer tüm yazılar bana aittir ve hakları saklıdır. Kaynak göstermeden herhangi bir yazımı kopyalamayınız!



15 Temmuz 2014 Salı

Evrensel Ruh Doktrini

Not: Kitabım "Mistik Tanrı" Kitapyurdu sitesinde satışa çıktı! Aşağıdaki linkten satın alabilirsiniz.



“Evrensel Ruh” doktrini

Pek çok mistik öğretide, çoğunlukla “Tanrı” ile aynı anlamda kullanılan “evrensel Ruh” doktrini vardır. Bu evrensel ruh, bütün her şeyi kaplar/kapsar. Nihai gerçeklikte O`ndan başka hiçbir şey yoktur, bireysel ruhlar (jivatma) da ancak ilüzyon içinde vardırlar. Denilebilir ki tek bir ruh, bütün canlılarda yansımaktadır ve ilüzyon sonucu çok sayıdaymış gibi gözükmektedir. Tıpkı tek olan ayın, dünya üzerinde sayısız nehirde, denizde, okyanusta, gölde, su birikintisinde yansıması ve çok sayıdaymışçasına gözükmesi gibi… Hint Advaita sisteminde bu ruha “Atman” denir ve Brahman ile aynı olduğu söylenir. Bu evrensel ruh, her canlıda bulunan ortak bilinçtir ve tektir.


Bu Atman kişiliksizdir ve diğer her kavramı ışığıyla aydınlatır yani denilebilir ki her şeyin kaynağıdır. Her şey, bütün gücünü ve ışığını Atman`dan alır. Ancak Atman içteki tanıktır, duygulardan etkilenmez, sadece izler, gözler. Tekrar etmek gerekirse bu ruh yani Atman tanıktır kişilik özellikleri yoktur herkesin içindedir ve herkeste aynıdır. Upanishadlar`da bulunan “Atman=Brahman” görüşü ünlüdür. Yani bu, içte herkeste bulunan ortak tanık, Tanrı`dır. Buna Brahman/Tanrı denir ancak bu Tanrı sonsuz gizem olan, sıfata sahip olmayan kişiliksiz bir Tanrı`dır. ( Hint sisteminde bu olguya “Nirguna Brahman” denir) Atman, Gnostisizm`deki “bilinç” “tanık” ya da “ruh” ile aynı şeydir.


Upanishad`larda “herkeste Atman`i o birliği ve Atmanı`ı herkeste görebilen biri aydınlanmıştır” denilir. Dolayısıyla Tanrı`yı herkeste ve herkesi de Tanrı`da görmek….


Her şeyde var olan Atman doktrini çeşitli Gnostik metinlerde de aynen anlatılmıştır. Mesela “Trimorphic Protennoia” isimli Gnostik metin nerdeyse bir ‘Upanishad” sayılabilecek kadar Upanishadlarla benzerdir. Bu Gnostik metin şöyle der:

“Ben Protennoia, ışığın içinde yaşayan düşünce, herkesin ve her şeyin içindeki devinim, görünmeyenin içindeki tarifsiz yankı ve düşünce. Ölçülemez şeylerde ve kutsallarda tanımlanabildim ben... Anlaşılamazın içinde yaşayan anlaşılamazim ben, nefes alıp veren ya da vermeyen her şeyin içinde varım orada hareket ediyorum işte, ben her şeyin içindeyim, her şeyin içindeki görülmezliğim ve ben her şeyim...Sessizce fısıldayan ses, sessizliğin içindeki sonsuz ışık, bilincin içindeki tohumum, herkesin en derinlerinde saklıyım ben"


Bu atman denilen sonsuz gizem olan Ruh, nesnesi olmayan sonsuz bilinçtir. O, potansiyel olarak sonsuz bilinç olsa da tezahür etmeden paradoksal olarak bilinç sahibi (bilinçli) olamaz. Tıpkı doğası aydınlık olan ışığın, kendisini gerçekleştirmesi için boşluğa ve üzerinde yansıyacağı bir olguya ihtiyaç duyması gibi. "Yoga Vasistha" isimli antik metin şöyle der:


"Tıpkı, ışığın yansıtıcı bir ajan olmadan gerçekleşmemesi gibi, sonsuz bilinç de ancak çeşitli şekillerde vücuda sahip organizmalarla kendini açığa çıkarır." Yoga Vasistha


Atman yani evrensel ruh, ancak özne nesne, algılayan ve algılanan olarak tezahür edince “bilinçli” olur. Atman, bütün canlılarda ve her şeyde lokalize olmuş bilinçtir ve Atman, evren ve canlılar aracılığıyla kendisini deneyimler. Yani herkeste ortak olan bu tanık, bardak ters çevrilip içindeki havanın orada kalması ve değişmesi gibi, bedenlerde kendine bir ego kurar daha doğrusu kendini bedenle özdeşleştirmeye başlar. Aynı anlatım Gnostisizm`de ve Neo-Platonizm`de, emanasyon öğretisinde, bulunur.


Özetle Sufizm`in, Gnostisizmin ile Hinduizm`in (Advaita Vedanta) ve bir ölçüde de (Mahayana`da) Buddhizm in bilinç, ruh, boşluk kavramları aynıdır, öğretiş için metod da aynıdır. Sufizm`de bu bilgileri alabilmek için önce şeriat ve tarikat kapılarından geçmek gerekir. Gnostisizm`de de hakikatler inisiyelere öğretilirdi, Hint`te Upanishad`lar da “gizli bilgiler” olarak bilinmektedir ve ancak inisiyasyon sonucu ustadan öğrenciye verilmektedir, Buddhizm`in Mahayana ve Vajrayana`da (Yani Tibet Buddhizm`i) mezheplerinin öğretileri de Mahayana Sutralarından ve Tantra`lardan gelmektedir. Bu sutra ve tantralardaki öğretiler, daha basit zahiri bilgilerin yanı Pali Kanonundaki bilgilerin öğrenilmesinden sonra anlaşılabilir bu nedenle de “ezoterik Buddhizm” tabiri kullanılır.

“Ruh” ve beyin iliskisi

Ruh, beyni enstrüman olarak kullanır. Beynin, zihnin materyalize olmuş biçimi (mind) olduğu söylenir. Zihin/beyin bozulur değişir gelişir, ama ruh bozulmaz değişmez gelişmez. Sarhoş olunduğunda ruh denilen şeyin enstrümanı olan beyin etkilendiğinden, sağlıksız sonuçlar ortaya çıkar. Beyin hastalıklarında/akıl hastalıklarında/bayılmalarda da aynı şekilde.... Ruh, kendini ifade etmek için beden/zihin(beyin) enstrümanlarına sahip organizmaları kullanmak zorundadır. Ruh denilen olguyu radyo dalgalarına benzetirsek beyni de o dalgaları alıp çalışan enstrümana benzetebiliriz. Yani beyin, gücünü "dalgalar"dan(ruh) alır ama dualizme dayalı maddesel dünyada bilincin de "enstrüman", "enstrümanı işletecek enerji" şeklinde ikileşmesi nedeniyle maddesel hayatta ruh denilen enerjinin illaki beyne ihtiyacı vardır... Beyin ya da beyne benzer bir enstrüman olmadan, bireysellik imkansızdır.Çünkü sonsuz ruh ya da “enerji dalgaları”,ancak beyin enstrümanıyla özdeşleştiğinde ego haline gelebilir. Böylece tek olan ruh, kendisini diğer her şeyden ayırıp farklı farklı egolar haline gelerek kendisini farklı perspektiflerden deneyimler.

Ozan

NOT: Bu yazı ve diğer tüm yazılarım tamamen bana aittir ve hakları saklıdır. Kaynak göstermeden herhangi bir yazımı kopyalamayınız!

5 Aralık 2013 Perşembe

Karma ve Reenkarnasyon - Derinlemesine inceleme 1

Kitabım "Mistik Tanrı" Kitapyurdu sitesinde satışa çıktı! Bu blogtaki yazılar hoşunuza gittiyse kitapta çok daha fazlasını bulacaksınız! Aşağıdaki linkten satın alabilirsiniz:






Reenkarnasyon ve Karma

Uzakdoğu felsefelerinde, reenkarnasyon ve karma doktrinlerini de tıpkı cennet/cehennem doktrinleri gibi, “gerçekliğe 2 farklı seviyeden bakış” yoluyla incelenir. Yani göreli gerçek açısından ve nihai gerçek (hakikat) acısından… Bu iki “bakış açısı”nı birbirine karıştırmamamız gerekir. Bu konuda da rölatif gerçeklik, bizim bireyselliğimizi de hesaba kattığı için, spiritüel gelişimimiz açısından önemlidir. Yani gelişimini ve eğitimini tamamlamamış insana doğrudan hakikat öğretisi verilmez. Zaten bu, faydalı da olmaz. Bütün mistik öğretilerde olduğu gibi, bunda da önce göreli gerçeklik sonra da hakikat öğretilir.

a) Göreli gerçeğe gore reenkarnasyon ve karma

Geçmişi çok eskilere dayanan, genellikle birbirine bağlı reenkarnasyon ve karma inanışları, hem eski Mısır’da, hem eski Yunan’da, hem Hint’te hem de Sufizm’de işlenmiş konulardır. Görüyoruz ki son zamanlarda çeşitli müslüman ilahiyatçılar da karma ve reenkarnasyon doktrinlerine sıcak bakmaktadır, çünkü bu doktrinler olmadan bazı konuları açıklamak ya çok zor ya da imkansızdır. Örneğin sakat doğan çocuklar ile sağlıklı doğan çocuklar arasındaki farkı karma ve reenkarnasyon doktrini olmadan açıklamak çok zordur. Eğer dünya bir sınavsa, bu sınav neden eşit şartlarda yapılmamaktadır? Afrika`da, bir kabilede, açlık ve yoksulluk içindeki bir ortamda doğan (“hak dini” de büyük ihtimalle hiç duymayacak olan) bir çocuk ile Norveç`te yahut ABD`de bolluk içinde doğan bir çocuğun “eşit” olarak dünyaya geldikleri söylenebilir mi? Ya da dinsel açıdan bakarsak, dini bütün bir müslüman ailede doğan çocukla, çok tanrılı inanca sahip bir kabilede doğan bir çocuğun kurtulma ihtimali bakımından “eşit” şartlarda sınava tabi tutulduğu söylenebilir mi? Bu tip sorulara “Allah`ın hikmetinden sual olunmaz” şeklinde bir yanıt verirsek, bunun kendi içinde mantıklı tatmin edici bir yanıt olduğunu söyleyebilir miyiz?

Karma ve reenkarnasyon olmadan açıklanması teolojik olarak imkansız konular da vardır. Örneğin doğduktan birkaç gün sonra ölen bebekler neden doğmuştur? O bebeklerin durumu ne olacaktır? Eğer cennete gideceklerse neden biz de doğar doğmaz ölerek “otomatik” cennet biletini almadık da dünyadaki sıkıntılarla ayartmalarla boğuşmaktayız? Eğer o bebek cehenneme gidecekse suçu tam olarak nedir? Yok, o bebek ne cennete ne cehenneme, ama ikisinin ortasında bir yere, arafa gidecekse ya da Tanrı`nın onlar için ayırdığı cennet olmayan, özel bir yere gidecekse o halde o bebek demez mi “Allah`ım, bana dünya hayatını yaşamamı nasip etseydin belki çok iyilik yapacak, emirlerine harfiyen uyacak ve en yüksek cennetlere gidecektim, neden benim elimden bu şansı aldın?” Ama bütün bunların hiçbiri değilse ölen bebek sadece yok olacaksa, dünyada doğmasındaki ve ruh sahibi olmasındaki amaç ne olabilir? Bu amaç için “belki ana babasını sınav etmektir” denebilir ancak peki ya babası daha önce ölmüşse ve annesi de doğururken ölmüşse bebeğin onu tanıyan başka yakını da yoksa? Bütün bunların, teolojik açıdan, daha mekanik/karmik enerjiye bağlı bir şekilde işleyen karma ve reenkarnasyon olmadan kendi içinde mantıklı bir açıklamasının yapılması imkansız görünmektedir. Peki bunları da bir kenara bırakalım, 5 yaşında orkestra için besteler yapan ve muhteşem bir şekilde piyano çalan dahileri nasıl açıklayabiliriz? Bu tip çocukların aileleri, genelde bu çocukların daha önce herhangi bir piyano ya da müzik eğitimi de almadıklarını, bu yeteneğin, çocuk 5-7 yaşına geldiğinde aniden farkedildiğini söylüyorlar.

Karma sözcüğü kısaca “eylem” demektir ve etki-tepki yasasını ifade eder. Buna göre her yapılan eylem ya da düşünce, belli bir tepkiye sebep olmaktadır. Tepki için de etkiye ihtiyaç vardır. “Etki olmadan tepki olmaz”. Karma yasası kısaca “Ne ekersen onı biçersin” sözüyle ifade edilir. Kişinin düşünceleri, eylemleri ve davranış biçimleri, onun hem bu yaşamını hem de gelecek yaşamlarını etkileyecektir. Dolayısıyla ortada “tesadüf” diye bir olgu yoktur. Kişinin başına gelen her şey ya da kişiğini oluşturan çeşitli “eğilimler” de karma yasası ile açıklanır. Örneğin sakat doğan bir bebek, “tesadüf” eseri o şekilde doğmamıştır. Çeşitli karmik birikimlerin birleşimi, bebeğin o şekilde bir bedene sahip olmasını tetiklemiştir. Bu durum, “ceza” ile karıştırılmamalıdır. Karma ceza değil, sonuçtur. Cezayı veren bir Tanrı yoktur. Bunu şu örnekle anlayabiliriz. Bir deniz düşünelim ve bu denize karma diyelim. Tanrı, denizi (Karma kanununu) yaratmıştır ama deniz kendiliğinden bir "ceza kaynağı" değildir, eğer kişi yüzmeyi iyi biliyorsa denizden zevk alır, eğer bilmiyorsa boğulup ölebilir. Yani denizden iyilik mi kötülük mü bulacağı, yine kendisine bağlıdır eğer denizden kötülük bulursa (boğulursa) bu denizin veya denizi yaratan Tanrı'nın ona ceza verdiği anlamına gelmez. Kişi, kendi kaderini kendi yaratmıştır çünkü. Öğretiye göre, Karma, yani etki her zaman yaratılmaz. Etkinin olabilmesi için, bir objeyle ilgili bir istek ya da objeyle alakalı bir niyet, özel bir düşünce üretmeliyiz. Bu eyleme dökülse de dökülmese de bir karma oluşturur. Örneğin yolda giderken bir ağaç görürüz ya da bir taş görürüz, onların birer “ağaç” ve “taş” öldüğünü idrak ederiz ancak onlarla ilgili zihnimizde başka bir düşünce oluşmaz, üzerlerinde düşünmeyiz, onlarla ilgili herhangi bir istek, beğenip beğenmeme durumu oluşmaz. Ya da yolda yürürken hiç farkında olmadan bir karıncayı ezip öldürürüz ya da nefes alıp verirken bile pek çok mikroorganizmayı, farkında olmadan öldürmekteyiz. Bunlar da herhangi bir karma oluşturmamaktadır. (Şunu da söylemeden geçmeyeyim: Bu konuda Caynizm inancı gibi küçük istisnalar da vardır. Caynalara göre bu bile karma yaratmaktadır bu nedenle mümkün olduğu kadar az kötü karma yaratmak için maske takarak dolaşırlar, hatta intihar ederler)Ancak örneğin, bir ağaca ya da taşa bakıp onu beğenip beğenmeme gibi bir zihinsel durum oluşursa bu karmık enerji yaratır. Ya da yolda yürürken bilerek bir karıncanın üzerien basarsak bu da karma yaratır.

Karma`nın doğuştan gelen fatalistik yönlerini saymazsak (örneğin normal beden/engelli beden gibi) günlük yaşantımızdaki ve başımıza gelen her olaydaki işlevine “yüzde yüz deterministik” diyemeyiz. Yani “Karma nedeniyle şu bu şekilde bir kader yazıldı ve bu, istisnasız her olayda noktası virgülüne gerçekleşecek” şeklinde bir düşünce tam olarak doğruyu yansıtmaz. Karma, niteliğine göre bir etki yaratır. Örneğin karma eğer güçlüyse, bizim başımıza gelecek bir olaya direnmemiz, güçlü bir akıntıya karşı kürek çekmek gibi olur. Akıntının gücü, karmanın gücüne bağlıdır. Bu akıntıya karşı gelmek çok zor olsa da, imkansız değildir. Ancak öyle karmik birikimler vardır ki akıntısına karşı gelmek imkansız hale gelir. Buna karmanın deterministik yönü denir. Ancak bu, başımıza gelen olaylardan ancak küçük bir kısmını kapsamaktadır.

Reenkarnasyon, kişinin başka bir bedende yeniden doğması inancıdır. Kişi eylemleriyle, düşünceleri, istekleri ve arzularıyla sürekli bir “etki zinciri” yaratır. Bu etkilerin ancak çok az bir kısmı sadece tek hayatta tepkiye dönüşebilir. Geri kalan etkiler ayrıca önceki hayatlarda birikmiş ve açığa çıkamamış etkilerin bir bölümü, bir tür “enerji” yaratır ve kişi öldükten sonra da bu enerji, açığa çıkmak için yeni bir bedenin oluşumunu tetikler. Peki bu etkiler nereye yönelik olmaktadır ya da bu etkiler nereye “kaydedilmektedir”? Fiziksel bedene ya da beyne olamaz çünkü bunlar ölümle birlikte tamamen yok olurlar. Bunu açıklamak için de “astral beden” ya da “süptil beden” kavramı kullanılır. Buna göre, karmik birikimler astral bedene ve ona ait enstrümanlara/bileşenlere kaydedilmektedir.

Reenkarnasyon sadece bu dünyada olmaz. Zira çeşitli Hint metinleri, gezegenlerin ve boyutların sayısız olduğunu söylemektedir. Dolayısıyla kişi illa bir insan olarak doğmak zorunda olmadığı gibi, illa ki bu dünyada doğmak zorunda da değildir. Belki de niteliklerine hayal gücümüzün dahi yetmeyeceği bir varlık olarak başka bir gezegende, belki de başka bir boyutta başka bir “şey” olarak doğacaktır. Yani “Reenkarnasyon varsa dünyada neden insan sayısı artıyor” ve benzeri sorular,bu açıdan bakınca pek mantıklı görünmemektedir.

Bhagavad Gita, reenkarnasyon konusunda şöyle der:

“İnsanın eski giysilerini çıkarıp yenilerini giymesi gibi ruh/bilinç de kullanılamaz hale gelen eskimiş bedeni bırakarak yeni bedenlere bürünür” (Bhagavad Gita 2:22)

Mevlana, reenkarnasyonu şu sözlerle anlatır:

“Ben cansız varlıkken öldüm, yetişip gelişen bitki oldum; bitkiyken öldüm, hayvan biçiminde tezahür ettim. Hayvan olduktan sonra yine öldüm, insan oldum; öyleyse ölmekten korkulur mu? Hiç daha kötüye dönüştüğüm, alçaldığım görüldü mü?”

Reenkarnasyonu, çeşitli hava akımlarının birleşmesinden oluşan hortumlara benzetebiliriz. Hava akımı, tozları, kağıt, toprak ve çeşitli materyalleri bünyesine alarak “hortum” diye tanımladığımız bir biçim/vücut oluşturarak sağa sola doğru hareket eder. Hareket eder ve oluşturduğu toz ve madde formunu kenara bırakır ancak benzer formları başka şekillerde oluşturarak başka yöne doğru gitmeye devam eder. Okyanus üzerinde oluşursa bu sefer kendine bir su biçimi oluşturur. Aynı şekilde, karmık birikimler de Sanskritçe Prana denilen bir güç oluştururlar bu güç, kendisini bir madde (vücut, beyin…) ile ifade eder. Tıpkı dönen hava akımının kendisine maddelerden oluşmuş bir şekil/vücut yaratması gibi, karmik birikimler de kendisine bir organizma yaratır ve onu şekillendirir. Çeşitli hava akımlarının bir hortum şeklini bırakıp başka bir şekil alarak yoluna devam etmesi gibi, karmik birikimler de bir vücudu bırakır ve başka bir vücut oluşturarak onu yönlendirmeye devam eder. İlgili hava akımının kesilinceye kadar, yani akım gücü tükeninceye kadar kendisine çeşitli hortum biçimleri oluşturmaya devam etmesi gibi, karmik birikimler de tükeninceye kadar kendisine vücut oluşturmaya devam eder. (Reenkarnasyon)

Peki öğretinin bu kısmına kadar tamam ancak sadece bir tek evrensel ruh varsa ve bireysel ruhlar (jivatman) ilüzyondan ibaretse beden alan “şey” tam olarak nedir? Eğer ruh/Atman, her birimizdeki kişileştirilemeyen ve ortak tanık ise ve bir ise, reenkarne olan baska baska ruhlar da ne oluyor? Bedenden bedene gecen insan ruhlari ne oluyor? Ayrıca ruh mükemmel ise beden alıp “gelişen” şey nedir?

Yeniden beden alarak gelişen kendini geliştiren şey tabi ki evrensel ruh yani bu “tanık” değildir. Bedenden bedene girerek farklılaşan, egoya sahip olan, diğer insanlarınkinden ayrı olan şey de evrensel ruh değildir. Sadece lafın gelişi “ruh beden aldı” denir. Yine "Süptil beden" ya da Astral beden denilen bir kavramdan bahsedilir. “Bedenden bedene giren şey, astral beden ve beraberinde taşıdığı yatkınlıklar, akıl, eğilimler ve kişilik özellikleridir” denir. Hafıza çoğunlukla bedenden bedene taşınmaz ve beyinle birlikte ölür ancak sadece çok ani, istisnai ölümlerde taşınabilir ve kişi bu durumda çocukluk döneminde geçmiş hayatını hatırlayabilir. Yani o tanık/ruh hep vardır ve diğer her şeye gücünü verir ancak kendisi herkeste ve her bedende aynıdır. Evrensel ruhun, belli bir beden/zihin oluşumlu organizmayı kapsayarak işlev görmesine ise “bireysel ruh ilüzyonu” ya da bireysellik denir. Bu konuda tekrar, çeşitli su yüzeylerine yansıyan ay ışığı örneğini kullanabiliriz. Bir tane ay (evrensel ruh) vardır ancak ilüzyon sonucu çok sayıdaymış gibi (su yüzeylerine yansıyan ay) görünür. Yukardaki “bedenden bedene girip gelişen şey nedir” sorusuna da kısaca “astral beden ve beraberinde taşıdığı yatkınlıklar, akıl, eğilimler ve zihin” şeklinde yanıt verebiliriz.

Astral beden denilen kavram da aslında reenkarnasyon aşamalarında hayatlar arasında bir bağ olduğunu anlatmanın başka bir yoludur. Yani astral bedenin, herhangi bir anlamda bir “ruh” değil de, kişinin yaşadığı hayatlar arasında bağlantıyı sağlayan bir ilke olduğunu söyleyebiliriz.. Kaba bedenin daha süptil hali denilen Astral bedenin de kişiliğinin olmadığı söylenir, yani o sadece eğilimleri, öz olarak var olan yetenek potansiyellerini, kavrama becerisini, kişinin mizacını belirleyen öz halindeki etkileri, yatkınlıkları bir sonraki karaktere taşıyan bir kanun/ilkedir. (Hafıza çoğunlukla taşınamaz) Kişilik, hafıza…ve bunun gibi olgular tabi ki beynin bir özelliğidir. Ancak astral bedenin taşıdığı bu tohumlar, beynin belli, spesifik bir hale gelmesini sağlar diyebiliriz.

b) Nihai gerçeğe göre reenkarnasyon ve karma

Mahayana Buddhizm`inin kisa ama en onemli sutralarindan biri olan kalp Sutrasinda, bu nihai bakis acisi son derece net bir sekilde soyle ozetlenmistir:

"…Bütün fenomenler aslında "boşluk"tur. Hiçbir şey ne yaratılmıştır ne yok edilmiştir,ne artar ne de azalır. Bu nedenle bu "boşluğa" dahildir her şey. Boşluktan başka ne formlar vardır, ne duygular ne algılamalar ne oluşumlar ne de zihin vardır. Kulak da yoktur göz de yoktur zihin şuuru da yoktur. Cehalet yoktur, acı yoktur, ne yaşlılık vardır ne hastalık, ne doğum vardır ne de ölüm. Ulaşılacak bir şey de yoktur. Buddhalığa ulaşanlar bu gerçekliği kavrarlar." (Kalp Sutrası)

Yukardaki bölümde açıklamaya çalıştığım karma ve reenkarnasyon inancı, göreli gerçeklik boyutuna aittir. Yani birey/ben olgusu gözüyle bakıldığında önümüze reenkarnasyon ve karma çıkar. Bunu anlayabilmek için dağ örneğini kullanabiliriz. Çok yüksek bir dağa tırmanan birini düşünelim. Bu kişi, dağa tırmanmaya yeni başladığında etrafına bakar ve bir manzara görür bu manzara, kişinin o anda ve o seviyede görebildiği gerçeklik boyutudur. Görebildikleri sınırlıdır ve idrakı da bu sınırlı verinin yorumlanmasıyla oluşur. Kişi tırmanmaya devam ettiğinde küçük tepeciklerie ulaşır ve yine etrafına baktığında bu sefer , ilkine gore daha geniş bir manzara görebilir, görüş açısı genişlemiştir ve ilk baktığına kıyasla, etrafındaki gercekliği daha ayrıntılı görebilmektedir. Kişi dağın zirvesine vardığında ve artık, tırmanacak herhangi bir “dağ” kalmadığında kişi yine etrafına bakar ve “hakikat”i görür. Bütün bir şehir kasabalar köyler ve bütün manzara gözlerinin önündedir, etrafındaki gerçekliği bütünüyle görebilmektedir artık. Dolayısıyla idrak seviyesi de buna gore olur. “Hakikat” bilgisine ulaşmıştır. Kişi, bizzat kendisi, dağa tırmanmadan, birilerinin anlatmasıyla, zirvenin ve manzaranın kendisine tarif edilmesiyle asla bu şekilde bir görüş açısına ve idrak seviyesine ulaşamaz. Bazı şeyleri illa ki kendisi yaşamalı ve deneyimlemelidir. Dağa tırmanmaya en baştan başlamalıdır. Yolun ortasından ya da üstlerinden değil, en baştan….İşte hakikat öğretisine ulaşmak için de once bireysellik, bireyselliğin ne olduğu ve ona bağlı öğretiler (reenkarnasyon ve karma dahil) idrak edilmeli sonra daha üst bilgiler için “tırmanmaya” devam edilmelidir. Kişi bu yolda, bizzat kendisi deneyimlemelidir. Mistik öğretilerde deneyimlemenin önemi büyüktür. Zen’de işte bu nedenle, kutsal yazılara “Doğru yolu gösteren bir parmak” gözüyle bakılır. “Kutsal yazılar yolun kendisi değildir ama yolu gösteren bir parmaktır. O yolda kendiniz yürümelisiniz” denir. Meditasyon ve yoga uygulamalarının amacı da sezgi yoluyla “yol”u deneyimlemektir. Hakikat bilgisini okuyarak onu anlayamayız, okuduklarımız bize yol gösterir ancak yolun kendisini bizzat yürümeden, bu öğretileri hakkıyla “idrak” edemeyiz ve aydınlanamayız. Teorik bilgimiz ne kadar çok olursa olsun…

Gerçekliğin doğasını anlamak yolculuğunda rölatif algılama seviyelerini anlatmak için Buddhist Pali Kanon’da güzel bir hikaye vardır. Aynı hikaye, çeşitli varyasyonlarla pek çok dinsel/felsefi metinde de yer almıştır: Bir gün değişik yörelerden, farklı inançları olan birkaç bilgin Tanrı hakkında tartışmaya başlamış. Her birinin Tanrı hakkındaki görüşü farklıymış ve bu konuda,aralarında ortak nokta bulamayınca bir gün Buddha’nın yanına gelmişler ve bir de ona sormak istemişler. Bunun üzerine Buddha, onlara şu hikayeyi anlatmış. Bir gün bir kral, yanındaki hizmetkarlarına, 6 tane kör adam ile bir tane fil getirmelerini buyurmuş. Fili küçük bir odaya kapatmışlar. Kral körlere dönmüş ve “şimdi sizden içerdeki varlığı 1 dakikada tanımlamanızı istiyorum” demiş. Körler sırasıyla odaya girip file dokunmaya başlayıp, onun nasıl bir varlık olduğunu anlamaya çalışmışlar. İlk kör adam filin gövdesine dokunmuş ve “Bu şey aynen düz bir tahta gibi,onun azıcık daha yumuşağı, dümdüz” demiş. İkinci adamın eline ise filin hortumu denk gelmiş. “Bu varlık yuvarlak ince uzun bir şey ama kesinlikle düz değil” demiş. Üçüncüsü, filin kuyruğuna dokunmuş “Kesinlikle bir yılan gibi”demiş. Dördüncüsü filin ayaklarına dokunmuş, onun bir ağaç türünü andırdığını söylemiş. Beşincisi kulağına dokunmuş, “yassı bir şey” demiş, altıncısı ise kafasına dokunup büyük bir su kabına benzediğini söylemiş. Böylece körler kendi aralarında tartışmaya başlamışlar. Bunun üzerine kral, hepsini çağırmış ve her birinin haklı olduğunu ama hiçbirinin fili tam olarak algılayamadığını söylemiş.

Reenkarnasyon ve karma inanışı da, yukarda bahsettiğim hikayelerdeki örneklere benzemektedir. Gerçekliğin daha alt seviyelerinde karşımıza çıkan öğretilerdir bunlar ve öğretiyi alan kişi için çok yararlıdır, onu motive eder, daha üst öğretileri anlaması için bir basamak görevi görür ve çeşitli davranışları için rasyonel temel sağlar. Zaten bir yanılsama olan bireysellik çerçevesinden değil de, “hepimiz biriz” anlayışının da kaynağı olan hakikat penceresinden baktığımızda, bireysel karmanın veya reenkarnasyonun, hatta doğum ve ölümün dahi, gerçekliğinden söz edemeyiz. “Ben” dediğimiz olgu, gerçek anlamıyla doğmamıştır ki ölüp yok olsun ya da reenkarnasyonla yeniden doğup ölsün. “Ben” dediğimiz olgu, nihai anlamda bir yanılsamadan ibarettir. Ömer Hayyam bir rübaisinde şöyle der:

"Varlığın sırları saklı senden, benden; Bir düğüm ki ne sen çözebilirsin, ne ben. Bizimki perde arkasında dedikodu. Bir indi mi perde, ne sen kalırsın, ne de ben.”

Sufizm terminolojisini kullanarak tekrar edersek diyebiliriz ki, karma ve reenkarnasyon öğretisi; şeriat, tarikat ve marifet kapılarında öğretilse bile, hakikat kapısına gelince artık bunlar “aşılır” çünkü o seviyede idrak edilir ki ortada ne “ben” vardır ne de “sen”. Dolayısıyla, “ben” ve “sen” yoksa reenkarnasyonun da varlığından söz edilemez. Ancak “ben” dediğimiz olgunun, ayrı ayrı “ben”lerin, egoların varlığı kabul edilirse, birlik degil çokluk yani ilüzyon içinden bakılırsa ortaya reenkarnasyon ve karma öğretileri çıkar.

Peki hakikat penceresinden bakınca bu öğretileri nasıl açıklayabiliriz? Mükemmel olmasa da şöyle bir örnek verebiliriz: Sonsuz potansiyeli, büyük ve elastik, içinde hiçbir ayrışma olmayan homojen bir oyun hamuruna benzetelim. Bu hamurdan, çekerek ancak tamamen koparmayarak, küçük kalıplar çıkardığımızı varsayalım. Her bir kalıba farklı şekiller verelim, formunu değiştirelim. Kimini uzun, kimini kısa, kimini büyük, kimini küçük yapalım, Daha sonra bunlardan bazılarını insan, bazılarını kedi, köpek, tavşan, uçak, araba şeklinde yapalım. İşte, hamurdan koparmadan çekerek çıkardığımız her bir farklı kalıp, ayrı ayrı egolardır, “ben “sen”dir. Her biri ayrı bir form ve isim kazanmıştır. İlüzyon ya da daha alt seviye bir gerçeklik penceresinden bakınca, hepsi birbirinden farklıdır. Onları birbirlerinden ayıran şey şekil ve işimdir.Ancak hakikatte, onlar hamurdan başka bir şey değiller, ne hamurdan ayrılar ne de birbirlerinden… Hepsi “bir”dir. Bu hamurdan, koparmadan kalıp çıkarma işlemi “doğum”dur. Kalıp çıkarılarak şekil verilen formun bozulup, baştaki gibi tekrar “sadece hamur” durumuna getirilmesi ise ölümdür. Buna formun kaynağında yani hamurun içinde “özümlenmesi” de diyebiliriz. Form, bozulup hamura döndükten sonra, yeni oluşturacağımız kalıp, öncekine ait olan çeşitli “parçalar” içerecektir: Çeşitli yetenekler, önceki hayata ait çeşitli hatıralar, düşünceler, izler gibi. Örneğin 5 yasında senfoni orkestraları için eserler besteleyen, mükemmel bir şekilde piyano çalabilen çocukların yetenekleri gibi. Bu tip bir yetenek için, görünürde “Bu çocuk önceki hayatında ünlü bir piyanist, iyi bir besteciydi” deriz. Fakat anlamamız gereken şudur ki bu yetenek, herhangi “birinin” yeteneği değildir. Kişiliksiz sonsuz potansiyel içinden ortaya çıkan bu yetenek, o 5 yasındaki çocuğa ait değildir, sonsuz ve belli bir kişiliği olmayan o potansiyele aittir.

Dolayısıyla diyebiliriz ki nihai gerçeklik penceresinden bakınca, karma/etki-tepki yasası vardır ancak kişisel değildir. Her şey, sonsuz potansiyelin işlemesinden, kendini açığa vurmasından ibarettir. Örneğin potansiyel içinde oluşan etkiler tepkiye neden olur ve potansiyel, belirli zihinsel/davranışsal karakteristik özelliklere sahip olan bir organizma tahayyül eder ki o tepkinin açığa çıkmasını sağlayacak davranışlar/eylemler oluşsun. Böylece potansiyel, kendisini çeşitli karakteristik özelliklere sahip belirli organizmalar/canlılar olarak açığa vurur. Buddha bu öğretiyi anlatabilmek için şöyle der:

“Aci vardir fakat gercekte aciyi ceken biri yoktur. Mutluluk vardir fakat gercekte mutlulugu yasayan biri yoktur. Yapilan eylemler vardir fakat gercekte bunlari yapan yoktur. Yol vardir fakat gercekte bu yolda giden yoktur.”

Mevlana, Mesnevi`de soyle der:


“Biz bir ney gibiyiz, icimizdeki muzik senden…Biz, bir dag gibiyiz, icimizdeki yanki senden. Biz bir satranc gibiyiz, yenilgi ve galibiyet senden. Biz aslinda yokuz, biz seklinde tezahur eden mutlak gercek sen!” (Mesnevi 1. Cilt)

Devam edecek.

OZAN



NOT: Bu yazı ve diğer tüm yazılarım tamamen bana aittir ve hakları saklıdır. Kaynak göstermeden herhangi bir yazımı kopyalamayınız!

24 Mart 2012 Cumartesi

Hinduizm-Buddhism-Gnostisizm Benzerlikleri...

Not: Kitabım "Mistik Tanrı" Kitapyurdu sitesinde satışa çıktı! Aşağıdaki linkten satın alabilirsiniz.


Buddhizm, Hinduizm ve Gnostisizm arasinda benzerlikler kisaca/kabaca nedir?
Buddhizm ile Hinduizm (ve Gnostisizm) arasinda bilinc, ruh gibi kavramlar arasinda aslinda cok ince cizgilerle ayrilan bazi farklar vardir ve daha cok bu iki dinin mezheplerine gore bu farkin derecesi degisiyor.

Buddhizm ile baslayalim... Buddhizm`de yaygin deyise gore "Ruh yoktur" ancak "Ruh" kelimesiyle ne kastediliyor bu onemli. Tipitaka da denilen Pali Kanon ismindeki Buddhist yazilarinda neyin ruh olmadigindan uzun uzun bahsedilir. Yaygin inanisin aksine hicbir yerde basitce "Ruh yok" denmez ancak neyin ruh olmadigi uzerinde durulur. ("Not self" doktrini ya da "anatta" doktrini) Pali Kanon`a gore ornegin duygular ruh degildir, sevincler uzuntuler ruh degildir, akil ruh degildir, kisisel bir ruh yoktur cunku hayatta diger her seyden ayri kendi benligi kisiligi olan degismeyen bir varlik inanci yoktur. Her sey degisim halindedir. Bu doktrin de "anicca" yani gecicilik diye adlandirilir. Bu "not self" ya da anatta doktrini Buddha tarafindan, kendi zamaninda var olan, ruh hakkinda cesitli yanlis anlasilmalari ortadan kaldirmak icin ogretilmistir. Yani ruh; duygularla, hafiza ile akil ile zeka ile bir tutulmamalidir. Buddhizm`de buraya kadar Gnostisizmdeki ya da Hinduizm`deki o kavramlari reddeden ya da onaylayan bir sey yok...

Ancak Pali Kanon ismindeki Buddhist metinlerinden daha sonra yazilmis Mahayana Sutralari denilen Buddhizm`in Mahayana mezhebinin kabul ettigi yazilar vardir bir de. Iste ilk defa bu metinlerde "Buddha-dhatu" adi verilen her canlinin icinde var olan tathagatagarbha "Buddha dogasi" doktrini vardir. (Ozellikle tathagatagarbha sutralarinda) Bu kavram tam olarak Gnostisizmdeki o "tanik` "bosluk" ya da "gnosis" kavramlarini karsilar. Buddha dogasi, butun canlilarda var olan aydinlanma potansiyelidir ve kisinin en derin "ben"ligi kavramini karsilar. En azindan Mahayana Buddhizminde bu boyle yorumlanir. Ayrica Buddhizm`de Vijnanavada adi verilen "sadece bilinc" ya da “sadece zihin” okulu vardir ve gnostisizmdeki "bosluk", "bilinc" ve "tanik" kavramlari bu okulda “zihin” kelimesi ile ifade edilir. “Zihin” kelimesiyle Gnostisizmin “tanik” “bosluk” “bilinc” kavramlarinin anlattigi seyleri aynen anlatir.

Sonuc olarak diyebiliriz ki Buddhizm`in cesitli mezhepleri, gnostisizm ile hemen hemen ayni ogretileri ogretir ve kavramlari da gnostiklerin anlattigi seyleri anlatir ancak benzerlikler, araya diger Buddhist mezheplerinin ogretileri de karistigi icin, biraz sonuklesmis soluklasmistir. Ornegin gunumuzde ortalama bir Buddhist ya da Buddhizm`i batililara anlatan ortalama bir kitap, bu ince ayrintilar uzerinde durmayacak, Buddhizm`i kisaca “icinde Tanri ve ruh inanci bulunmayan ateist bir din” olarak tanimlayacaktir.

Hinduizm`de ise kaynagini Upanishad`lardan alan Advaita Vedanta yani monist okul (ki en koklu, eski, otantik ve kutsal yazilara en cok bagli felsefi Hindu okuludur) Gnostisizm ile o kadar benzerdir ki cesitli arastirmacilar "acaba Gnostikler Hint metinlerini bir sekilde alip okudular mi" seklinde dusunduler.

Advaita Vedanta`daki Atman, kisiliksiz ve her canlilda bulunan ortak bilinctir, sadece bir tane Atman vardir. Ancak bu Atman, tek olan ayin denizlerde ve sularda yansimasi ve cok sayida gorunmesi gibi, cok sayida gorunur daha dogrusu “sanilir”. Bu Atman kisiliksizdir ve diger her kavrami isigiyla aydinlatir yani denilebilir ki her seyin kaynagidir. Her sey butun gucunu ve isigini Atman`dan alir. Ancak Atman icteki taniktir, duygulardan etkilenmez, sadece izler gozler. Tekrar etmek gerekirse bu ruh yani Atman taniktir kisilik ozellikleri yoktur herkesin icindedir ve herkeste aynidir. Upanishadlar`da bulunan “Atman=Brahman” gorusu unludur. Yani bu, icte herkeste bulunan ortak tanik, Tanri`dir. Buna Brahman/Tanri denir ancak bu Tanri sonsuz gizem olan, sifata sahip olmayan kisiliksiz bir Tanri`dir. (“Nirguna Brahman”) Yani Atman, Gnostisizm`deki “bilinc” “tanik” ya da “ruh” ile ayni seydir.

Upanishad`larda “herkeste Atman`i o birligi ve Atmani`i herkeste gorebilen biri aydinlanmistir” denilir. Yani Tanri`yi herkeste ve herkesi de Tanri`da gormek….

Her seyde var olan Atman doktrini cesitli Gnostik metinlerde de aynen anlatilmistir. Mesela “Trimorphic Protennoia” isimli Gnostik metin nerdeyse bir ‘Upanishad” sayilabilecek kadar Upanishadlarla benzerdir. Bu Gnostik metin soyle der:

“Ben Protennoia, ışığın içinde yaşayan düşünce, herkesin ve her şeyin içindeki devinim, görünmeyenin içindeki tarifsiz yankı ve düşünce. Ölçülemez şeylerde ve kutsallarda tanımlanabildim ben... Anlaşılamazın içinde yaşayan anlaşılamazım ben, nefes alıp veren ya da vermeyen her şeyin içinde varım orada hareket ediyorum işte, ben her şeyin içindeyim, her şeyin içindeki görülmezliğim ve ben her şeyim...Sessizce fısıldayan ses, sessizliğin içindeki sonsuz ışık, bilincin içindeki tohumum, herkesin en derinlerinde saklıyım ben"

Bu atman denilen sonsuz gizem olan Ruh, nesnesi olmayan sonsuz bilinctir. Tezahur etmeden bilinc sahibi olamaz. Nasil ki isik ancak uzerine yansiyacak bir sey oldugunda aydinlatma niteligine sahip oluyor Atman da ancak ozne nesne algilayan ve algilanan olarak tezahur edince bilinc sahibi olur. Atman, butun canlilarda ve her seyde lokalize olmus bilinctir. Ve Atman, evren ve canlilar araciligiyla bilinc sahibi olur. Yani Işığın ancak üzerinde yansıyacak bir şey olduğunda aydınlatma niteliğine sahip olması gibi, sonsuz gizem ışığı Tanrı da sonsuz evren şeklinde tezahür ederek sonsuz sayıda canlı bilincinin üzerinde yansıyıp aydınlanan ışık oldu.

Herkeste ortak olan bu tanik, bardak ters cevrilip icindeki havanin orada kalmasi ve degismesi gibi, bedenlerde kendine bir ego kurar daha dogrusu kendini ozdeslestirmeye baslar.

Ayni anlatim Gnostisizm`de emanasyon ogretisinde bulunur.

Ozetle Gnostisizmin ile Hinduizm`in (Advaita Vedanta) ve bir olcude de Buddhizm in bilinc ruh bosluk kavramlari aynidir, ogretis icin metod da aynidir (Gnostisizm de hakikatler inisiyelere ogretilirdi, Upanishad lar da “gizli bilgiler” dir ve inisiyelere ogretilir)


Yukarida yazdiklarim, genel anlamda Hinduizm ve Buddhizm icin gecerlidir. Ama ornegin Hinduizm`de bir de (aslinda Hinduizm`de olup olmadigi tartisiliyor) cok sonralari (taa islamdan sonra), islamdan ve hristiyanliktan etkilenilerek kurulan (Madhva nin kurdugu) Dvaita okulu vardir. Bu okulun gorusu Advaita`nin tersidir ve gnostisizm ya da Upanishadlar ile de bagdasmaz. Ruh kisiliksiz bir tanik degildir, tam tersi kisinin "kisiligine"de sahip olan bir varliktir her canlida baska baska ruhlar atmanlar vardir her ruh/atman farklidir bu ruhun Tanri ile de uzaktan yakindan ilgisi yoktur Tanri kisiliksiz sifatsiz degil islam ve literalist hristiyanliktaki gibi kisilikli ve sifatlidir.(Saguna Brahman) Insan ruhu asla Tanri degildir, Tanri`da ozumlenme onunla bir olma diye bir sey kufurdur...vs..vs Yani doktrini islam ve literalist hristiyanlikla hemen hemen aynidir tek fark, bu okul "madde de yaratilmamistir, sonsuzdur" der.


Cesitli Buddhist ekollerle Hindu Advaita`nin ne kadar benzer oldugunu, hatta tamamen ayni seyi ogrettigini, asagidaki gibi deyisler bize acikca gosteriyor. Cesitli Buddhist okullari da Hinduizmin Advaita`sindaki, her sey olan her seyin icinde, herkeste ayni ve bir olan kisiliksiz, tanik "Atman" i ogretmektedir. (Anatta doktrini ise daha cok Theravada tarafindan savunulur ve herkeste ayri olan, duygularla, dusuncelerle...vs ozdeslestirilen, "kisilik sahib" bir ruh/Atman kavraminin reddine dayanir)

Bir Buddhist ustadan:

"Tüm Buddhalar ve insanlar tek bir zihinden başka bir şey değil. Onun dışında hiç bir şey yok. Bu zihnin başlangıcı yok, doğumu yok, ölümü yok. Ne yeşil ne sarı, biçim ve görünümden uzak, ne varlık ne de yokluk denilebilir ona. Tam burada, olduğu gibi ama daldan dala atlayan düşünceler üretildiğinde hataya düşersin. Sınırsız bir boşluk gibi, ölçünün ve hesabın ötesinde. Bu tek zihin bizzat Buddha'dir ve Buddha ile insanlar arasında bir fark yoktur. Ancak insanlar harici biçimlere bağımlıdır ve kendilerini dışarıda ararlar. Ne kadar kovalarsan, o kadar elden kaçırırsın. Sen umutsuzca bir "Buddha"yı arayan bir Buddha'sın. Zihin, zihne tutunmaya çalışıyor. Tüm çabanla sonsuza dek dene, asla kavuşamayacaksın. Birbiri ardına açılan düşüncelerini biraz dinlendir ve boş kaygılarını bir kenara bırak, işte Buddha karşında apaçık duruyor."


Devam etmeden once Taoizm konusuna da kisaca deginmek istiyorum boylece Taoizm`i de katmis oluruz kiyaslamaya...

Taoizm`de, en azindan Tao te Ching, Lieh Tzu gibi metinlerden okudugum kadariyla Gnostik metinlerdeki ya da Upanishadlardaki kadar acik bir felsefe yok. Yani direkt olarak panteizm`den ya da “herkesin her seyin icindeki o ruh/Tanri/Tanik” tan ya da bunun ayniligindan veya su ana kadar konustugumuz kavramlardan bahsedilmiyor. Ancak zaten Cin felsefesinin mizacina ters olurdu bu kadar acik bir sekilde verilseydi kavramlar… Bildigimiz gibi Cinliler, cok az kelimeyle cok sey anlatmayi sever. Biz, biraz yorumla da olsa, benzer kavramlara belki ulasabiliriz. Ornegin Taoist metinlerde her seyin kaynagi olan bir olan (aslinda tum olan) ve kisiliksiz oldugu ima edilen Tao denilen bir kavramdan soz ediliyor. Bu kavram, bizim bahsettigimiz herkesin icindeki tanik i anlatiyor olabilir. “Wu wei” denilen ve genelde eylemsizlik olarak cevrilen kavram da aslinda “ben” duygusunu asarak dogayla yani Tao ile uyumlu hareket etmenin gerekliligini anlatiyor olabilir. Ancak Taoizm`in nihai anlamda “dualist” oldugunu sanmiyorum. O da Gnostisizm gibi en sinir/uc noktada monisttir.( Yani her seyin tanigin icinde potansiyel olarak var oldugu teklik noktasinda) Ying ve Yang de birbiriyle kiyaslanan zit kutuplarin nasil da birligi mukemmel bir sekilde tamamladigini ya da olusturdugunu anlatiyor. Dedigim gibi biraz yorumla da olsa, Taoizmin de Advaita oldugu soylenebilir. Taoist metinlerde gnostisizm ya da Advaita felsefesiyle bagdasmayan herhangi bir sey okumadim su ana kadar.

Devam Edecek...

                                                                                                              Ozan