25 Eylül 2014 Perşembe

"Yaratılış" ve sonsuz potansiyelin evrimi

    Bu konuya başlamadan önce üzerinde durmak istediğim,  dikkat edilmesi gereken nokta “yaratılış” kelimesidir. Tek Tanrılı dinlerde, bu kelimenin tam olarak hangi manaya geldiği, özellikle daha derin teolojik konular içinde, tartışılagelmektedir. Çeşitli farklı görüşler olsa da, bu kelimeden zahiri anlamda genel olarak algılanan olgu,  “creatio ex-nihilo” denilen “yoktan var etme” ya da “yoktan yaratılış” olgusudur.

     Fakat “hakikat” seviyesindeki mistik öğretilerde, anladığımız manada bir “yoktan yaratılış” öğretisinden söz edilemez. Eğer gerçekten tam anlamıyla yoktan varoluş öğretisi savunulacaksa ortaya çeşitli problemler ya da mantıklı, tatmin edici yanıtları olmayan sorular çıkmaktadır. En başında Ex-nihilo fikri, genel olarak evreni, insanı, bilinci ve her şeyi Tanrı`dan tamamen ayrı görmektedir. Yani Tanrı, bu öğretiye göre, kesinlikle aşkındır ama tam anlamıyla “içkin” olamaz. Onun içkinliği ancak bilgisi ve kudretiyle hayat bulur. Tıpkı koskoca bir imparatorluğu yöneten bir imparatorun, yönettiği yerlere içkin olamaması ancak gücü ve kudreti aracılığıyla oralarda hüküm sürebilmesi gibi, Tanrı da “göklerde” oturan, bir tahtı, arşı olan ve oradan dünyaya gücü ve kuvvetiyle hükmeden sonsuz kuvvette bir kral gibidir bu öğretiye göre. Dinsel metinlerde geçen bu gibi ifadelerin zahiri anlamından içsel manasına inmek gereklidir.

      “Yoktan yaratılış” teorisinin, evreni ve her şeyi Tanrı`dan ayırmasından dolayı, ateist çevrelerde de sıkça kullanılan, bazı tatmin edici yanıtları olmayan soruları ortaya çıkardığından bahsetmiştim.  Bu sorulardan birkaçını şöyle özetlemek mümkündür:

  -Kendi içinde zaten her şeyiyle mükemmel olan bir Tanrı, evreni tam olarak neden/ne amaçla yaratmıştır?

  -Kendi içinde tam ve mükemmel olan, ezelden beri varolan bir Tanrı`nın aklına, insanı ve canlıları yaratmak fikri nasıl ve neden gelmiş olabilir? Ayrıca bu da yetmiyormuş gibi, Tanrı neden insanı yaratıp bir de üzerine teste tabi tutmak istemiş olabilir?

 -Tanrı, kendi içinde sonsuz güçlü bir olguysa ve mükemmelse, “insan” ve diğer canlıları yaratıp onların kendisine kulluk etmesini neden istemiş olabilir?


                Bütün bu soruların cevabı için kısaca “Allah`ın hikmetinden sual olunmaz” ya da buna benzer bir şey dersek bu, doğal olarak pek çok kişiyi tatmin etmeyecek ve benzer sorular sorulmaya devam edecektir. Bu nedenle zahiri anlamdan çıkıp, daha doğrusu bu anlamı “aşıp”, tıpkı çeşitli Sufiler gibi, bu duruma da hakikat penceresinden bakmak gerekmektedir.

“Hiçbir şey ama hiçbir şey yoktu. Hatta hiçlik bile mevcut değildi. Fikirden ve kavramsallaştırmadan arınmış olarak gerçek şudur ki, aslında ‘Bir’ bile var değildi. Ben “vardı" derken herhangi bir şeyin var olduğunu da söylemiyorum. “Hiçbir şey yoktu” ifadesini kullandığım zaman, sadece, bahsetmeye çalıştığım olgu hakkında bir tür bilgi vermeye çalışıyorum. Hiçbir şey yoktu. Yani Ne bir şey ne de bir şeyin yokluğu. Bir bile yoktu. Karmaşıklığın imkansızlığı yoktu. Görülmez olan ya da kavranılamaz olan da yoktu. Ne insan ne melek ne de Tanrı vardı. Kısacası insanların bir isim vermiş olduğu herhangi bir şey yoktu” (Basilides)

              Bir zamanlar zamansızlık içinde, ne madde ne bosluk ne uzay ne de zaman varken,  var olan ve olacak olan tamamıyla her şeyi içeren gizem dolu bir kaynak vardı. Bu kaynağı Big Bang`ın öncesinde her şeyi içeren tekillik durumunda olan gizem noktası olarak da adlandırabiliriz. Bu kaynak, sonsuz hiçlik noktasıdır ve çeşitli kutsal metinlerde “içinde varlığın veya yokluğun bulunmadığı, akılla kavranabilecek olgu ve kavramların çok ötesindeki ‘derin karanlık’ olarak tanımlanır. Hatta bunu “tanımlama”nın bile saçma olduğu belirtilir. Çünkü bu evre, zihnimizin çalışabilmesi için gerekli olan ve ikiliğe dayanan çeşitli kavramların çok ötesindedir. Kökeni çok eskilere dayanan ve aynı zamanda hristiyan mistikleri olan gnostikler, bu durumu “göz kamaştırıcı karanlık” ifadesiyle, paradoksal doğasını vurgulamaya çalışarak, anlatmaya çalışmışlardır. Benzer şekilde islami ezoteristler olan Sufiler, bu durumu “siyah ışık” ve “aydınlık gece” olarak niteler. Milattan önce 1500`lu yıllarda yazıya geçirilen en eski Hindu metni olan Rig-Veda, şöyle der:

“Başlangıçta ne varlık vardı ne de yokluk...
Ne hava vardı, ne de onun ötesindeki gökyüzü
Bir kimilti mi? Nerede? Hangi örtünün altında? Kimin himayesinde?
Dipsiz suların sonsuz derinliği mi yoksa?

Ne ölüm vardı o zaman ne de olumsuzluk.
Ne de gündüzü geceden ayıran bir işaret
Ama Bir O vardı, soluk olmadan soluyordu kendi iç gücüyle
Başka da bir şey yoktu.

Karanlıklar içinde karanlıklar dururdu;
Boyutları olmayan bir deniz gibi;
Mümkün olanı hala biçimlendirmemiş bir boşluk,
Ta ki Sıcaklığın gücü Tek olanı yaratana dek.” (Rig-Veda 10:129)

Rig-Veda’da ayrıca “Purusha” denilen kozmik candan bahsedilir ve bu canın, var olacak olan her şey olmasına, bölünmesine ve böylece mevcut var olan her şeye dönüşmesine neden olan bir potansiyel, bir gizem noktası olduğu belirtilir. 4 Veda`daki ayetlerin, daha çok ritüelistik manalarını açıklayan Hindu metni Satapatha Brahmana’da bu kozmik cana “kozmik yumurta” denir ve onun yarılmasından, her şeye dönümesinden söz edilir. Bu Brahmana’da bu gibi anlatımların yanında daha sembolik ve masalsı anlatımlar, örneklendirmeler de bulunur. Vedaların sonu (Vedanta) olarak kabul edilen ve Hint felsefesinin temelini oluşturan Upanişad’larda sembolik anlatımın üzerine, bu durumun kozmolojik, felsefi/psikolojik yönlerine değinilir.

Her şeyi içeren, her şey olmaya ve her şeye dönüşmeye hazır sonsuz bir potansiyeldi bu nokta. İçinden bütün varlığın fışkırdığı bu kaynak, ayrışmamış bir bütünlük halinde adeta varlığa gebeydi. Bu potansiyel, içinde kuarklardan galaksilere, cansız maddeden bilince, sevgiden nefrete, iyilikten kötülüğe, duymaktan dokunmaya ve görmeye, algılayandan algılanana, müziğe sanatın her türlüsüne, gaddarlıktan merhamete, bizi dahil her şeyi barındıran bir sonsuz tohumdu. Bu sonsuz enerji tohumuna Hintliler “Mahat-tattva” der.

            Bu sonsuz gizem noktası, içinde sonsuz bilinç potansiyelini barındırmasına rağmen, kendisinden ayrı, bilincinde/farkında olacağı ikinci bir “nesne” var olmadığı için yani herhangi bir anlamda bir ikilik (dualite) var olmadığı için paradoksal olarak bilinçsizdi. Tıpkı doğası “aydınlık” olan ışığın, üzerinde yansıyacak bir “şey” olmadığı zaman paradoksal olarak “karanlık” olması gibi. Bazı Sufiler bu durumu “durgun su” ya da “durgun deniz” örneğiyle de anlatmaya çalışmıştır. Sonsuz gizem noktasında bu evre, durgun denize benzer, dalga ve köpük yoktur,  bu nedenle de deniz kendisini “gösteremez”. Aynı ışık örneğinde olduğu gibi, doğası “sonsuz bilinç” olan bu gizem noktası, bilincinde olacağı, kendisinden “ayrışmış” ikinci bir şey olmadan, bir bütünlük halinde, paradoksal olarak bilinçsizdi ve bu nedenle üzerinde yansıyıp kendi içine bakabileceği “ayna”ya gereksinim vardı… Diyebiliriz ki Işığın ancak üzerinde yansıyacak bir şey olduğunda aydınlatma niteliğine sahip olması gibi, sonsuz gizem ışığı Tanrı da sonsuz evren şeklinde tezahür ederek sonsuz sayıda canlı bilincinin üzerinde yansıyıp aydınlanan ışık oldu… 

“Sonsuz güçlü Tanrı`nın herhangi bir şeye ihtiyacı mı olurmuş?!?”

          Devam etmeden önce bu konunun da üzerinde durmak gerek… Anlatılması mümkün olmayan, kelimelerin güç yetiremeyeceği bir gizemi anlatmaya çalışırken "ihtiyaç" gibi kelimeler kullanıyoruz ancak bu, konunun anlaşılması için mecburi olarak kullanmamız gereken bir kavramdan ibarettir. “Sonsuz güçlü olan Tanrı`nın herhangi bir `ihtiyacından` söz edilir mi?” şeklinde bir soru gelmesi mümkündür… Burada dikkat edilmesi gereken nokta, bu anlattıklarımızın Tanrı`nın doğası olduğu yani zaten “Tanrılığın içinde” olduğu ve Tanrı`nın dışında herhangi bir şeyin zaten gerçekleşmediğidir. Örneğin dahi bir bilim adamı için “Aslında o dahi falan değil, her şeyi zekasına borçlu” şeklinde bir yorum yapamayız çünkü “dahi bilim adamı” kavramına o kişinin zekası, benliği, her şeyi zaten dahildir. Aynı şekilde mistik öğretilerde “ayna” da, yansıyan/yansınan, algılayan/algılanan da “Tanrılığın”/Tanrı`nın içindedir. Bunu şöyle örneklersek (her ne kadar eksik bir örnek olsa da) anlamamıza yardımcı olabilir: Güneşi ışığı ve ısısı olmadan düşünebilir miyiz? Güneşi "güneş" yapan unsur, ışınları ve ısısıdır, işte evren de Tanrı'dan kaynaklanan bir olgudur, Tanrı'yı "Tanrı" yapan evren ve onun da ötesindeki aşkın doğasıdır; ışığın ve ısının, güneşin vazgeçilmez ve "zorunlu" bir "olgusu" olması gibi, nihai anlamda bir “hayal” (maya) olan evren de Tanrı'nın vazgeçilmez ve zorunlu bir olgusudur. Hinduizm`de Şaktaların kutsal metni olan Devi Gita, “Maya”nın (hayalin/ilüzyonun) bile Tanrı`dan ayrı olmadığını söyler. Ortada yaratma "ihtiyacı" yoktur, Tanrı zaten evren ile ve ayrıca evreni de aşkın doğası ile budur. 

         Dolayisiyla evren, Tanrı`nın bir ihtiyacından ortaya çıkmış değildir. Güneşin ışığını ve ısısını, ihtiyacı olduğu için yaymaması gibi, evren de ihtiyaçtan ortaya çıkmış veya yaratılmış değildir. Evren Tanrı'nın bizzat doğasından yayılan bir sonuçtur, ortada herhangi bir ihtiyaçtan söz edilemez. Evren, Tanrı`nın kendini, yine kendi içinden, gerçekleştirme sürecinin sonuçlarından biridir  ve “bu süreç sonsuzluktan beri tekrarlanmaktadır” diyebiliriz.

          İbn Arabi’ye  gore Tanrı, bu tek mutlak gizem konumdayken (Ehadiye) hiçbir sıfata, kişiliğe, varlığa ya da yokluğa sahip değildir.Zaten bu aşamada “tek” kelimesi,  bir sıfat anlamında değil de daha çok “ayrışmamışlığı” ve farklılaşmamışlığı belirtmek için kullanılır. O aşamada “teklik”  gibi kavramlar hatta  “varlık-yokluk”, gibi karşıtlığı içeren kavramlar, ayrışmalar bile mevcut değildir. Aynı olgu Rig-Veda’da “Başlangıçta ne varlık vardı ne de yokluk…” (Rig-Veda 10:129) sözüyle ifade edilir. Bu, içinde sonsuz potansiyeli barındıran, her şeye dönüşmeye, her şey olmaya hazır duruma:

- Ibn Arabi “Ehadiye” der.

- Hint sisteminde aynı olguya “Nirguna Brahman” (Sıfata sahip olmayan Brahman) denir. Rig-Veda 10:129: “Başlangıçta ne varlık vardı ne de yokluk…”

- Taoizm’de de  aynı duruma  isimsiz sıfatsız “Tao” denir. Tao te Ching şöyle der:

            “Eğer O’nun hakkında konuşabiliyorsan o şey Tao değildir, eğer O’na isim verebiliyorsan o şey Tao değildir. Tao’nun ismi yoktur, isim sıradan şeylere verilir….” (Tao Te Ching 1)

“O’nu göremezsin çünkü formsuzdur, O’nu dinleyemezsin çünkü sesi yoktur. O’na dokunamazsın çünkü gayrımaddidir…..O adeta hiçliğin kıyılarına aittir, güneş gibi yükselir fakat aydınlatmaz, güneş batması gibi batar fakat karartmaz başlangıcı ve sonu yoktur, hiçliğin içindeki varlıktır, çok büyük bir gizemdir, asla hiçbir şekilde tanımlanamaz”. (Tao Te Ching 14)

-Mahayana Buddhizm”inde aynı olguya “Dharmakaya” (Sonsuz Buddha doğası), Tibet Buddhizminde de (Vajrayana) “Rigpa” gibi isimler verilir.

                İkinci aşamada bu sonsuz potansiyel, kendi kendinin farkına varır:

- Hint’te bu duruma “Omkara” adı verilir ve  mutlak olan, sıfatlar kazanmaya başlar.Boylece “Saguna Brahman” (Sıfata bürünmüş Brahman) haline gelir.

- İbn Arabi bu aşamaya “Vahadiye” adını verir ve Tanrı ilk defa kendini “Tek Tanrı” gibi sıfatlarla ifade etmeye başlar.

-Tao Te Ching şöyle der:

                “…İsimsiz olan, yaratılışın kaynağıdır. İsme bürünen ise evrendeki her şeyin anasıdır” (Tao Te Ching 1)

                Üçüncü olarak Ayan-ı Sabite aşamasını sayabiliriz. Bu aşama, “sabit arketipler” aşamasıdır ve Neo-Platonculuktaki “logos” kavramıyla hemen hemen aynıdır. Bu aşama, fenomenler dünyasındaki (İbn Arabi’nin deyişiyle “hayal”, Hint sisteminin deyişiyle “maya”) bütün gerçekliklerin ve bütün evrenin, kavramların, karşıtlıkların yani her şeyin fikir/potansiyel  halde “Tanrı’nın zihninde” oluştugu aşamadır.

                Dördüncü ve son aşamaya da “halk” denir. Bu aşamada tezahür tamamlanmıs, evren Tanrı’dan sudur etmiş, görüntüler ve fenomenler dünyası oluşmuştur ya da “yaratılmıştır.” Tao Te Ching şöyle der:

                “Tao’dan birlik olgusu gelir. Birlikten iki (düalite) gelir. İkiden üç, üçten de bütün her şey gelir.” (Tao Te Ching 42)

                Bütün bu işleme Hint sisteminde “spiritüel Big Bang” de denebilir. Big Bang teorisine göre aynı işlemi yorumlarsak, başlangıçtaki sonsuz hiçlik noktasına “Ehadiye/Nirguna Brahman”, bu noktanın “tek, sonsuz potansiyel, patlamaya ve genişlemeye hazır olarak anlam kazanmasına “Vahadiye/Saguna Brahman”, bu noktanın patlama anına,  var olan her şeyi içerirken bunları gerçekleştirmeye hazır  ana gelmesine Ayan’ı Sabite, inflasyondan sonra evrenin gezegenlerin ve zamanla insanın, bilincin, bildiğimiz evrenin oluşmasına da “halk” diyebiliriz.

                İbn Arabi`ye göre anladığımız manada “yoktan yaratılış”(creatio ex-nihilo) yoktur. O`na göre, içindeki her şeyiyle birlikte evren, bu sonsuz gizem noktasında yani Tanrı`nın içinde potansiyel olarak zaten mevcuttu. “Yaratılış” olarak adlandırdığımız olgu, Tanrı`nın içinde potansiyel olarak bulunan her şeyin tezahüründen ibarettir. O, kendi içinde olanı açığa vurmaktadır. (fi zatihi) Bu kavram, klasik anlamda “yoktan yaratılış” teorilerinden ince bir çizgiyle ayrılmaktadır.Düşüncenin zihinde, dalgaların denizde olması gibi bütün evren de içindeki her şey ile birlikte Tanrı`dadır.

Sonsuz potansiyel "kendi içine" bakiyor…

             
Ibn Arabi, Füsus El Hikem isimli eserinde şunları söyler:


"Siyah bir ışık olan Allah, isimlerinin ve özündeki sırrın görülmesini, anlaşılmasını... istedi. Kendisinin bütün gizlerinin, bir aynadan kendisine bakar gibi, kendisine görülmesini arzu etti ve evren olarak tezahür etti......O, kendisini kendisine görünür kılmak için varoluşu ve insanları var etti.... Ruh dediğin şey de Allah'ı her şeyde görür çünkü bakan olgunun kendisi Allah'tır. O hem seven hem sevilen, hem arayan hem de bulan, hem bakan hem de görülen... Hiçbir şey O'ndan ayrı değildir, O her şeydedir. Bizim varlığımız onun varlığıdır."

              Bir suje olan “Ben”,  ancak “kendiliğim”den ayrı, “ben” olgusunun dışında ikinci bir nesne olduğunda yani dualite (ikilik) olgusu var olduğunda“bilinçli” yani o ikinci şeyin farkında ve bilincinde olabilirim. Bu ayrışmamış, dışında hiçbir şey bulunmayan sonsuz potansiyel de, ilk olarak (bu konu zamanla ilgili değildir ama anlatım kolaylığı açısından bu tip kelimeler kullanıyorum.) kendini, bilinç ve o bilincin nesnesi biçiminde 2`ye “bölerek” (dualite olarak tezahür ederek) anladığımız manada bir kozmik bilinç oluşturdu ve kendisinin “sonsuz potansiyel” olduğunun farkında oldu. Diğer bir deyişle sonsuz potansiyel, kendi yansımasına bakarak, kendisini görebildi ve kendisinin farkında oldu. Bu konuda “Peki bu potansiyel neden bilinç oluşturdu” ya da “Bu potansiyel neden sadece potansiyel olarak kalmadı” diye bir soru gelebilir. Tanrı sonsuz potansiyel ve sonsuz bilinçtir. Ancak (tezahür aşamasından önce) bilinçli değildir. Bunun farkını anlamak gerek. Tanrı, sonsuz bilinç potansiyeli olmasına rağmen, tezahürden önce yani uzay-zaman-boşluk-boyut-enerji aşamasından önce kendisinden başka, kendiliğinden başka hiçbir şey olmadığı için, "ayrışma" olmadığı için kendisinin ne olduğu hakkında bilinçsiz idi. Daha önce bahsettiğmiiz örneği yeniden yazarsak: Tıpkı doğası aydınlık olan ışığın, üzerinde yansıyacağı hiçbir şey (boşluk, nesne...) olmadığı zaman paradoksal olarak karanlık olması gibi. Tezahür sürecinin başlangıcı, Tanrı'ya ayna oldu. Her şeyi gören gözün kendisini görmek için aynaya ihtiyacı olması gibi. Tanrı da bizzat kendi içinde düalite haline gelerek, uzay-zaman-boşluk-evren........nihayet bizler olarak tezahür etti ve kendini bilip gerçekleştiriyor. Bu nedenle Sufiler, "Şu ana kadar Tanrı'ya en iyi ayna olan, insandır" demiştir. Ve bu nedenle Ibn Arabi ontolojisine göre insan çok önemlidir.

     Spiritüel Big Bang dediğimiz olguyla ilk " kendisi hakkında bilinçli olma" durumu Tanrılığın içinde bir enerji kıpırdanması ile “mekanik” olarak başlar ve tezahürün ilk aşaması olan zaman kavramı oluşur sonra boşluk, uzay, evren ve bizler. Bu "enerji Kıpırdanması" nın sebebi ancak şu şekilde açıklanabilir. Bu olguya biz Tanrı yahut sonsuz potansiyel diyoruz. Antik metinlerde "sınırsız potansiyel" de deniyor.  "Enerji" kavramı ya da "potansiyel" kavramı,  potansiyeli olduğu şeyleri açığa çıkarmayı ima eder. Eğer böyle bir olgu yoksa o şeye zaten "potansiyel" yahut "enerji" demezdik. Ancak ölü bir yığın derdik. Fakat o potansiyel/enerji, potansiyeli olduğu şeylere yani varlığa gebeydi. O her şeyi başlatan kıvılcımın da kıvılcımı olan "kıpırtı", bu nedenle yani sonsuz potansiyelin doğası gereği bir zorunluluk olarak öyle ya da böyle "zamansızlık içinde" bir "anda" başlamak zorundaydı. Başlamasaydı "potansiyel" "enerji" değil bambaşka, ölü bir "şey" olurdu o. Ancak doğası ve yapısı bu değildir.

Bir de şunu unutmamalıyız: Bu açıklamalar, aslında açıklanamayacak, kelimelere dökülemeyecek kadar gizemli ve olağanüstü olan bu olguyu anlayabileceğimiz gibi mantığa oturtmaktan ibarettir. Sadece mantığını anlamaya çalışmalıyız. Binlerce yıldan beri antik mistik metinlerin ve mistiklerin bize anlatmaya çalıştığı şey, evrenin ve bizim, Tanrı'ya ayna olduğumuzdur.

“Ben, gizli bir hazine idim bilinmek istedim ve beni tanısınlar diye mahlûkatı yarattım.” Kudsi Hadis  (Aclûnî. 2/132; Aliyu’l Kari. 273)

                Bu ünlü hadisin de bahsettiği “bilinmenin” ilk şartı özne ve öznenin farkında olacağı nesne olarak dualite şeklinde tezzahür etmekti. Sonsuz potansiyel okyanusu, ilk önce kendi içinde “aktivize oldu” ve kendi kendinin farkında olmayı istedi bu aşamadan sonra kendi içine baktı ve içindeki sonsuz potansiyeli gerçekleştirmek yani kendi kendini gerçekleştirmek için tezahür sürecini devam ettirdi ve böylece kendini özne/nesne şeklinde ifade ediş süreci devam etti.



                                        Potansiyelin özne ve nesne olarak tezahür etmesi

         Sonsuz potansiyel;  aynı anda bilen ve bilinen, gözlemleyen ve gözlemlenen, tanık ve deneyim olarak ya da bu şekilde “tezahür ederek” kendi kendisini tam anlamıyla “bilmeye başladi.”

Bu konuda, ünlü Upanishadlardan  Brihadaranyaka soyle der:

“Her şey, başlangıçta ayrışmamış bir bütünlüktü….Sonra ayrışmayla isim ve görüntü formları gibi göründü.  O, ‘Ben yaratılışın kendisiyim çünkü bütün bu evreni içimden yansıttım” diye düşündü ve her şey oldu….O ayrışmamış potansiyel, kendini bilmek, kendini ifade edebilmek için hiç değişmeden,  ilüzyon(maya) sayesinde, her bir görüntü ve form haline geldi böylece, ilüzyon nedeniyle, çok olarak algılandı…..Zaten her şeyi algılayan da yine O`ydu” (Brihadaranyaka Upanishad 1:4:5, 7, 10 – 2:5:19)

Tezahür sürecinde, ilk olarak “boşluk” yani uzay gözüktü çünkü potansiyelin açığa çıkması için çokluk ilüzyonu gerekliydi bunun için de boşluk… Sonra boşluğu zaman kavramı takip etti…

         O potansiyel, kendi içindeki sonsuzluğu, bilen ve bilinen; algılayan ve algılanan olarak, sürekli aşamalı bir şekilde üst seviyeye doğru yönelen bir biçimde yansıttı ve yansıtmaya devam edecek. Örneğin “Deneyimleyen” anlamında tezahürü açısından, önce bitkiler sonra hayvanlar şeklinde göründü, çok çeşitli canlılar oldu kendi kendisinin farkında olabilmek için… Kimi zaman dinozorlar gibi çıkmaz sokaklara saptı ancak nihayet, şu ana kadar en gelişmiş anlamda, insan olarak kendi kendini deneyimleyebildi. Şu ana kadar, en çok insan tezahürüyle kendine ayna olabildi/kendi içinde bakabildi. Ömer Hayyam bunu anlatabilmek için, üstün söz sanatını konuşturarak şöyle demiştir:

"Tanrı mineralde uyudu, bitkide düş gördü, hayvanda uyandı, insanda kendini buldu" Ömer Hayyam, Rubailer

İbn Arabi`nin öğretisinde de “insan”ın konumu ve önemi işte bu nedenle çok yüksektir:

"Bizim varlığımız onun varlığıdır. Varlığımız açısından biz ona muhtacız, kendi nefsinin zuhuru için o da bize muhtaçtır…Senin özelliğin ne ise onun özelliği odur. Emir ondan sana olduğu gibi, senden de ona doğrudur…o bana ibadet eder, ben de ona ibadet ederim…Allah`ın, yaratıkların sıfatlarıyla ortaya çıktığını görmez misin ? Peki ya O`nun aynı zamanda noksanlık ve kötülük sıfatlarıyla da ortaya çıktığını? Canlıların da başından sonuna kadar O`nun sıfatlarıyla ortaya çıktığını görmüyor musun? Yaratılanların sıfatları onun için hak olduğu gibi, onun sıfatları da bütün canlılar için haktır"  Ibn Arabi, Fusus El Hikem

      Konuyla dolaylı da olsa alakalı olduğu için, yeri gelmişken şunu da söylemek istiyorum. Evrim teorisi, sadece geçerli olmakla kalmayıp, bu mistik öğretinin hakkıyla anlaşılabilmesi için aynı zamanda gereklidir de.

         Çeşitli mistik metinlerde bu tezahür aşaması, potansiyelin/Tanrı`nın içinde ortaya çıkan bir rüyaya da benzetilir. Devam etmeden önce, Tanrı`nın bütün bu anlattığımız “tezahür” olgusu için neden “rüya” benzetmesinin kullanıldığına değinmek istiyorum. Rüya örneği aslında şunu anlamamıza yardımcı olmak için kullanılır. Tanrı`nın tezahür etmesinden ya da “dönüşmesinden” bahsederken, zihinlerimiz için çözülmesi çok zor olan bir paradoks oluşur. Çünkü bütün bu “aşama”lardan, “dönüşmelerden” bahsederken doğal olarak, o sonsuz potansiyelin kendisini modifiye ettiğini ve gerçekten de zamana bağlı olarak, dönüştüğünü başka şeylere dönüşüp potansiyel olmaktan çıkarak, gerçekliğe dönüştüğünü varsayarız. Halbuki bütün bu tezahürler, dönüşümler sonsuz potansiyelde hiçbir değişim yaratmadan ve zamana bağlı olmadan gerçekleşir. Yani O, kesinlikle hiçbir şeye dönüşmeden dönüşür. Kesinlikle, evrimle, zamana bağlı olmadan, aşamalı şekilde içindekileri yansıtır. Bunu anlamamıza yardımcı olmak için rüya örneği etkili olabilir. Buna göre, “ben”, “sen”, “o” ve bütün bu evren, sonsuz potansiyel okyanusunun yani Tanrı`nın içinde ortaya çıkmış bir rüyadır diyebiliriz. Hint metinlerinin dediği gibi “Evren Brahman`ın bir rüyasından ibarettir” Bu rüya durumu, “Tanrı`nın derin uykusu” şeklinde sembolize edilmiştir. Sonsuz potansiyel okyanusu, derin uykudaki Tanrı`dır. Tezahür aşaması ise, Tanrı`nın “rüya görme” aşamasıdır. Tıpkı bizim de derin uykuda bilinçsiz potansiyel olmamız, ancak REM aşamasında rüya görerek bilinçli olmamız gibi.

Sonsuz potansiyelin içinde ortaya çıkan “rüya”

         Öyleyse diyebiliriz ki, evren ve içindeki her şey, sonsuz zihin potansiyeli yani Tanrı`nın içinde ortaya çıkmış bir rüyadır veya düşüncedir. Zen ustalarının dediği gibi “her şey, büyük zihnin içinde ortaya çıkan bir düşüncedir.”

         Hepimiz bu hayali deneyimlemekteyiz. Fakat bu, bireysel olarak ayrı ayrı zihinlerimizde ortaya çıkan bir rüya değildir. Yani “bütün evren, benim bireysel zihnimin içindedir” şeklindeki bir düşünceye solipsizm denir ve tekçi felsefeden farklıdır. Rüyayı gören olgu (ya da içinde evren düşüncesi oluşan olgu) sonsuz potansiyel olan Tanrı`dır. Biz ise, Tanrı`nın gördüğü rüyanın içinde oluşan karakterleriz.  Bu potansiyel okyanusu, “rüyasında”  kendini biz ve evren olarak görmektedir.  Dolayısıyla “biz” dediğimiz şey, Tanrı`dan farklı değildir. Bu öğreti pek çok mistik sistemde vardır. Hintliler buna “Atman Brahman`dır” der. İbn Arabi şöyle der:

“Varlıkta O'nu gören, O'dan başkası değildir”

“Hakk'in belirmesi benim vücudumdadır. Bu nedenle biz Allah`a göre bir kap gibiyiz” (Ibn Arabi, Futuhat)

          Tanrı, aracılığımızla kendisinin farkına varmaktadır.  Hepimiz, hayal/rüya içindeyiz ama benzer şartlarda/evrende varız çünkü Tanrı`nın tek rüyasındaki karakterleriz, her birimiz, bu rüyanın farklı perspektifinde ortaya çıkan oyuncular gibiyiz. Sonsuz potansiyel Tanrı, kendisini herkes ve her şey olarak tezahür ettirmektedir ya da “yansıtmaktadır”  ve böylece kendini bilmekte, kendi içine "daha fazla" bakabilmektedir.

Çeşitli Yunan filozofları,  Tanrı`yı ve canlıları anlatabilmek için,  çember örneğini kullanmışlardır. Plotinüs, ünlü dokuzluklarında şöyle der:

            Tüm varlıklar, tek ana merkezde birleşen çeşitli merkezler olarak düşünülebilirler. Bu merkezler, kendilerinden çıkan çizgiler kadar çok sayıda görünürler ama yine de tüm bu merkezler bir birlik yaratırlar. Bu nedenle çeşitlilikleri içindeki bilinçli varlıkları tek merkezde birleşen çok sayıda merkeze benzetebiliriz.Bunların hepsi tektir çünkü aynı merkezi paylaşırlar ama merkezden çıkan çok sayıda yarıçaptan dolayı çok sayıdaymış gibi gözükürler.” Plotinus  Enneads 6.5.5         

                                           
            Çemberin ortasındaki siyah nokta, sonsuz potansiyeli yani Tanrı`yı simgeler. Noktadan çıkan oklar, Tanrı`nın içinden tezahür eden çeşitli yüzlerini yani canlıları temsil eder. Çemberin çevresi ise bedeni ve dış dünyayı simgeler. Sınırsız olan oklar, çemberin çevresinden yani dışardan bakıldığında ayrıymış gibi görünür ancak hepsi de tek olan noktadan çıkmıştır ve özde birdir.  Her bir ok, Tanrı`nın kendini deneyimlemesini simgeler. Sonsuz potansiyel olan Tanrı, birliğini bu sonsuz çeşitlilikteki zenginlik olarak ifade eder.

İşte, tasavvuf terminolojisini kullanırsak diyebiliriz ki, şeriat ve tarikat kapısında bulunanlar kendilerini çemberin çevresiyle özdeşleştirmektedirler. Yani birey, kendi bedeniyle duyguları ve düşünceleriyle diğerlerinden tamamen ayrıdır, teklik düşüncesi henüz yoktur. Marifet kapısındakiler ya da daha üst basamağa çıkmış olan inisiyeler, kendilerini oklarla yani psise ile özdeşleştirmeye başlar. Kendilerinin beden olmadığını, bedenin ve kültürel/biyolojik olguların, “ben” değil, “ben”in giydiği çeşitli elbiseler olduğunu idrak ederler. Hakikat seviyesine ulaşanlar ise kendilerini çemberin merkeziyle özdeşleştirirler. Çokluğun bir görüntü olduğunu, hakikatin ise teklik olduğunu… (Enel Hak)

          Hintliler bu durumu, yaşadığımız 3 gerçekliğe benzetirler: Derin uyku, rüya görme durumu ve uyanıklık hali. Derin uyku durumumuz, bilinçsiz sonsuz potansiyele benzer. Tek bilinç, kendini merkezin tam olarak ortasındaki noktaya çekmiştir ve biz de bilinçsizizdir. Uyanıklık durumunda bilinç, farkındalığı psiseler ve çemberin çevresi olan bedene kadar genişletir. Rüya görme halindeyken de sadece psiseye yani oklara kadar genişletir.

        
Özetlersek, tek bir bilinç, kendini herkes ve her şey olarak ifade etmektedir ve herkes/her şey, aynı bilincin kendini ifade etmesinden ibarettir. Yani varoluşun gizem potansiyeli, evren ve bizler olarak ortaya çıkıyor ve kendisini bu şekilde deneyimliyor/biliyor. Potansiyel içinde oluşan izlenimler "etki" ler (imprint), uygun (proper) bir "media" yani taşıt/kabuk/beden gerektiriyor ve sonsuz gizem/potansiyel/enerji, uygun bir araç / beden-zihin organizması şeklinde (proper media) tezahür ederek onunla özdeşleşiyor. Böylece gazlarla, taşlarla...vs başlayan bu süreç evrim ile nerdeyse tam bilinç de kazanarak insan olarak devam ediyor.

      Daha önce bahsettiğim gibi, aslında biz; bilinemez, tarif edilemez olanı, tabi ki kendi beyin seviyemize indirgeyerek anlatmaya, tarif etmeye çalışıyoruz. O nedenle "dediklerimiz nihai gerçeği aynen olduğu gibi tanımlıyor" diyemeyiz tabi. Ama bizim beynimizin anlamlandırabileceği bir şekilde tarif etmeye çalışmaktan başka da yapabileceğimiz bir şey yok. Bu konuda, en azından işin derininde yatan mantığı bir nebze de olsa sezebiliriz. Hiçbir mantık ve açıklama sunmadan "Allah'ın hikmetinden sual olunmaz" diyerek ya da "her şey kulluk etmemiz için yaratıldı" veya "her şey sınanmamız için yaratıldı" şeklindeki, ne kadar yanıt olduğu tartışmalı, ifadelerle yetinmek, "büyük resim" konusunda yanıt arayan herkesi tatmin etmeyebilir. İşte bu nedenle binlerce yıllık gizem geleneğinin yaptığı gibi, konuyu belli bir mantığa oturtmak çok daha makuldür. Tabi ki en nihai gerçekte / nihayetinde o, mutlak gizemdir.

                                                                      Ozan (Fırat Öz)



8 yorum:

  1. Anlattıklarınıza katılıyorum; yine de böylesi bir resim içinde adalet kavramını bir türlü oturtamıyorum. Şöyle ki; madem ki her şey aslında Tanrı'nın kendini deneyimlemesi ve madem ki Tanrı, İbn Arabi'nin dediği gibi "aynı zamanda noksanlık ve kötülük sıfatlarıyla da ortaya çıkabiliyor", o zaman daha iyi birer insan olmak için sarf ettiğimiz çabaların veya özellikle insanlar tarafından işlenen zulümlerin anlamı nedir? Örneğin, hayvanlara işkence eden bir psikopat, bu resim içerisinde bir nevi zulmü deneyimleyen Tanrı olarak meşruiyet kazanmaz mı?

    Ayrıca, madem ki deneyimleyen varlık, Tanrı'nın kendinden başkası değil, o halde ne semavi dinlerin söylediği gibi bu dünya üzerinde yaşanan tüm haksızlıkların/kötülüklerin cevabının verileceği bir hesap günü var, ne de darmik dinlerin vazettiği şekilde kötü karmanın yakılıp tüketileceği bir reenkarnasyon kavramı var. Çünkü -benim anladığım- böyle bir hesaplaşmaya gerek yok, her şey bu boyutta yaşanıp bitecek, Tanrı ileride belki daha farklı formlarda deneyimlerine devam edecek ancak insanlar bu Dünya üzerinde iyi-kötü yaşadıklarıyla kalacaklar (tamam, bu iyi-kötü meselesi sadece illüzyon içerisinde bizim yarattığımız kavramlar diyoruz, aslında hepimiz bir'iz diyoruz; ama öte yandan bu göreli gerçeklik içinde hepimiz iyi ve kötü kavramlarını ayrı birer birey şeklinde bir şekilde deneyimliyoruz, acı çekiyoruz, isyan ediyoruz ya da tam tersi, şans hep bizden yana oluyor, çok mutlu hayat sürüyoruz vs.)

    O yüzden "adalet" kavramı benim aklımı kurcalıyor..Ya da her birimizin farklı birer kişilik olarak deneyim yaşaması ile "Tanrının bizim aracılığımızla deneyim yaşaması" fikrini tam örtüştüremiyorum sanırım..

    YanıtlaSil
  2. İsterseniz sondan başlayalım:

    "Ya da her birimizin farklı birer kişilik olarak deneyim yaşaması ile "Tanrının bizim aracılığımızla deneyim yaşaması" fikrini tam örtüştüremiyorum sanırım.."

    Her birimiz aynı kişilikte olsaydık Tanrı'nın, enstrümanları olan bizleri ayrı ayrı kullanarak kendisini gerçekleştirmesi mümkün olmazdı, daha doğrusu çokluk yanılsamasının anlamı olmazdı. İlla farklı kişilikler olmalı ki her birimiz, “potansiyelin farklı bir perspektiften bakıyor olma” hali olabilelim. Tek bir kişilik, sadece iyi ya da sadece kötü yahut sadece normal olsaydı çokluk ilüzyonunun, düalitenin manası olmazdı. Sadece bir kişi olur, sonsuz evrene, evren genelinde sonsuz sayıdaki canlılara lüzum kalmazdı. "Sonsuz" potansiyelin içindeki, hayal gücümüzün aldığı ve almadığı her kavram açığa çıkamazdı.

    Şimdi baştaki yazdığınıza dönelim. Her ne kadar eksik ve kusurlu bir örnek olsa da şöyle diyebiliriz: Aynı olan elektrik, kendisini sonsuz değişik şekilde “gerçekleştirebilir” ya da “tezahür ettirebilir”. İnsanlara eziyet edip onları paramparça eden bir makineye de hayat verebilir, hayat kurtaran bir cihazı da çalıştırabilir. Bütün bunlar ve bunların arasındakiler, elektriğin içinde barındırdığı potansiyellerin açığa çıkmasıdır. Hayatı da bir nevi, buna benzetebiliriz. Sizin de dediğiniz gibi, bir kere iyilik ve kötülük kavramları ilüzyon olduğu gibi birbirine bağımlıdır da. Daha doğrusu bunların “ilüzyon” olmasının nedenlerinden biri de birbirlerine bağlı olmalarıdır. Tıpkı uzunun kısaya, ağırın hafife yani zıtların birbirlerine bağlı olmaları gibi. Aynı şekilde kötü olmasaydı iyi de olmazdı öyle ki kötü olmasaydı, kötülük olmasaydı iyinin ne olduğunu, neye iyi diyebileceğimizi, iyiyi deneyimlemenin ne olduğunu bilmemiz/hissetmemiz imkansız olurdu. Tıpkı, suyun içinde yaşayan ve oradan hiç çıkmamış bir balığın artık suyu hissetmemesi gibi.

    Sonsuz potansitelin kendisini deneyimlemesi için potansiyeli olduğu şeyleri açığa çıkarması, bunun için de mümkün olan en fazla şekilde deneyim dizisi gerekir. Bunun için de “zıtlık” dediğimiz olgular...

    Şimdi asıl konuya gelelim: Adalet kavramı. Evet, “biz” denilen olguyu yargılayacak biri olmayacak. Çünkü bu oldukça mantıksız. Tanrı, kötüyü o şekilde yaratıyor (öyle olacağını da biliyor. 3 dinin Kutsal Kitabında bunlarla ilgili anlatımlar vardır) sonra da onu cezalandırıyor. Bu durum içinden çıkılması imkansız mantıksal çelişkiler doğuruyor. En başta durup dururken kendisinden tamamen ayrı yoktan bir insan yaratmaya karar veriyor sonra onu test etmeye sonra da cezalandırmaya karar veriyor. (kişiyi o kötülüğe sürükleyen, kendi elinde olmayan genetik ve çevresel şartları katmıyorum bile.)

    Devam edecek...

    YanıtlaSil
  3. Benim bahsettiğim felsefede ise kişiyi kimse yargılamaz, kendi üst benliği, üst bilinci dışında. Yani Tanrı’nın her birimiz aracılığıyla kendisini gerçekleştirmesi, deneyimlemesi, ortada herhangi bir yargının olmayacağı anlamına gelmez. Bizi yine kendimiz kendi vicdanımız yargılayacak. Ya bu hayatta ya da çok daha büyük bir ihtimalle, başka bir bilinç boyutunda, bilinç altımıza da bağlı üst benliğimiz, daha üst vicdan açısından çok daha net görebilen bir “ben” yargılayacak bizi. Bu “ben”, bizim şimdiki halimizde neden “öyle” olduğumuzu şu andaki “ben”den çok çok daha net bir şekilde görüp ona göre değerlendirecek. Bu yargılama daha doğrusu kendi içimize bakış da cennetvari ya da cehennemvari bilinç halleri yaratabilir elbette. Her şeyin dünya hayatından ve dünya boyutundan ibaret olmayabileceğini biliyoruz. Ama böyle değil de kullarını yargılayan bir padişah gibi ya da kral gibi işkence literal cehennem ateşi literal mekan fikri….vs zaten hakikat penceresi Sufizminde de reddedilmiştir.

    Reenkarnasyon ve karmayı tabi ki reddetmiyorum. Zaten bu felsefeyi kabul eden mistik dinler ve felsefeler, reenkarnasyon ve karmayı da Kabul etmişlerdir. Reenkarnasyon ve karma konusu çetrefilli bir konu olduğu için, nihai ve göreli gerçeklik açısından bakılması gerektiği için, şu yazımı okumanızı şiddetle tavsiye ederim:

    http://firatb1984.blogspot.com.tr/search/label/reenkarnasyon

    Peki daha iyi bir insan olmak için çabalamamız boşuna mı? Bunun için de başka bir açıdan bakmamız gerekiyor. Mistik felsefeye göre, özgür irade de bir ilüzyondur. (Bu, karamsar gibi görünse de aynı cümleyi günümüz fizikçilerinin büyük çoğunluğu da kuruyor). Biz, durup dururken bir şey için (daha iyi bir insan olmak için...vs) çabalamıyoruz. Potansiyel, aracılığımızla (yani örneğin benim ya da sizin perspektifinizden bakarak) daha iyi bir insan daha kötü bir insan..vs olma etkilerne sahip. Bunu daha anlaşılır olarak söylersek, biz daha iyi bir insan olmak için tam özgür irademizle uğraşmıyoruz. "Kaderimizde" bu iş için çabalamak varsa istesek bile çabalamadan duramayız. Dolayısıyla nihai açıdan bakıldığında, biz gerçekten istediğimiz için örneğin iyi biri olmaya çabalamıyoruz. "Kaderimizde" (Bu sözcüğü anlaşılır olması için kullanıyorum) iyi biri kötü biri..vs olmak olduğu için çabalıyoruz. (İstesek de çabalamadan duramayız. Ya da çabalayıp bırakmak varsa "kaderimizde" istesek de çabalamaya devam edemeyiz..vs) Özgür irade konusunda benzer şeyleri, dinlerle mistisizmle alakaları olmayan, konularında uzman ateist çeşitli bilim insanları da söylüyor. (Sam Harris, Brian Greene gibi) Umarım açıklayıcı olmuştur.

    Sevgiler, saygılar.

    YanıtlaSil
  4. Açıklamalar için çok teşekkürler...Reekarnasyon yazınızı yeniden okudum. O zaman şöyle diyebilir miyiz: Bizi; üst benliğimiz yargılayacak; ama zaten bu üst benlik de gene Tanrı'dan başkası değil, sadece farklı bilinç seviyesinde ve formunda, belki çok farklı bir ortamda tezahür etmiş hali yalnızca. Reenkarnasyon da göreli gerçeklik açısından bakınca "kişisel" bir olay, ancak nihai gerçeklik açısından bakınca Tanrı/sallık içinde devinen bir etki-tepki ilkesinden başka bir şey değil. Kendine vücut/araç bulan şeyler, sadece eğilimler (karmik birikimler) ve bu birikimler nötr hale gelir gelmez yani eğilimler tükenir tükenmez reenkarnasyon olayı da son buluyor. Özgür irademiz ise yok çünkü her şey Tanrı'nın iradesi/kendini gerçekleştirmesinden ibaret. Dolayısıyla bu dünyada kimi beyin fonksiyonları bozuk olan ve bu yüzden de örneğin vicdandan yoksun olup marjinal eylemlerde bulunan, suç işleyen "hasta" şeklinde tabir ettiğimiz kişiler ile bizim aramızda -özgür irade açısından- bir fark bulunmuyor. Ancak hepimiz, aynı şekilde bir yargılama-aklama sürecinden geçip en son olarak gene nirguna brahman/ehadiye içinde absorbe olacağız. Doğru anlamış mıyım?

    Tüm varoluş en baştaki haline "ehadiye"ye ulaştığında ise, belki başka bir kıvılcımla tekrar farklı farklı hallerde tezahür etmeye devam edecek..Hint öğretinlerinde bu şekilde olduğunu biliyorum (pralaya dönemleri) En sonunda her şey nirguna brahmana geri dönüyor ve buradan tekrar ortaya çıkıyor. Peki "nirguna" haline hiç geri dönüş olmama ihtimali de olabilir mi? Yani bir kez ortaya çıkarak "gunasızlık" durumunu terk eden potansiyel, artık hep saguna olarak varlığını devam ettiremez mi? Bu durumda varoluş, karma yasası gereğince sürekli tomuruklanarak yeni formlarda ama hep "maya" içerisinde hüküm sürmeye devam edecek ancak başlangıç noktasına dönüş olmayacak? Kadim öğretiler böyle demiyor ama bu da bir ihtimal olamaz mı? (Umarım çok karıştırmadım konuyu; zira bu konular bazen beni allak bullak ediyor :))

    YanıtlaSil
  5. Evet, gerçekten çok güzel özetlediniz. Nihai açıdan bakılınca “özgür irade” bir yanılsamadır çünkü kendini ayrı ayrı egolar ve bilinçler olarak ifade eden şey, tek bir gizemdir, tek bir iradedir ve O`nun iradesinden başka bir irade yoktur. Özgür irade dediğimiz kavram, bu açıdan bakılınca bır yanılsamadan ibarettir çünkü, “ben”, “sen”, “o” şeklinde ayrı ayrı egolar yani biz de nihai hakikat penceresinden bakınca, birer yanılsamadan ibaretiz.

    Dediğiniz gibi mahapralaya denilen büyük yokoluş var Hint öğretilerinde. Genel olarak bu felsefede, sonsuz döngülerden söz edilir. Yani şimdiki evren kurulur, çok uzun süre (çeşitli Puranalara göre bazı evrenler bizim algımızla hesabımızla trilyonlarca yıl) devam eder ve işlevini tamamlayınca büyük yokoluş ile kendi içine çekilir. Bu sistem, durum aslında dünyada pek çok şekilde yankılanıyor. Bu ilkenin yankılarını "parmak izlerini" çevremizde dahi görebiliriz. Mevsimler gibi, gezegenlerin yıldızların galaksilerin oluşup yok olması gibi. hayatımızdaki geçicilik, her şeyin geçici olması gibi. Hatta uykumuz ve günlük hayatımız bile bu durumun yankılarını taşır. Uyanıklık durumunda tezahür etmiş haldedir her şey. Rüya ve rüyasız derin uyku aşamasında ise Nirguna Brahman halindeyizdir. Bu döngü hayatımız boyunca tekrarlanır gider. Tıpkı Tanrı'nın Nirguna ve Saguna olması gibi. Evren de canlılar da şimdiki sistem de yok olup yepyeni, şu anda hayal gücümüzün bile yetmeyeceği evrenler oluşur. Tanrı, içindeki sonsuzluğu ve kavram deneyim okyanusunun etkilerini yepyeni şekillerde tezahür ederek açığa çıkarmaya devam eder. Ama belki de bilinçsiz birlikten bilinçli birliğe doğru sonsuzlukta yol alıyor Tanrı. Tabi bizim için düşünmesi bile çok zor. Ama sadece Saguna ve Nirguna olup öyle kalacağını sanmıyorum. Çünkü sonsuzluktan beri hep bir devinim hakim, sonsuz potansiyel de "sınırsız ve sonsuz" olduğuna göre, bu sürecin sonsuza kadar devam etmesi mantıklı...

    YanıtlaSil
  6. Anlıyorum...cevabınız için çok teşekkürler...çalışmalarınızda başarılar...

    YanıtlaSil
  7. Merhaba. Anlatımınız çok güzel. İyi bir yazı olmuş. Ama idrak etmesi oldukça güç bir konu bu. "Hiçlik" ve "her şeyin o başlangıç safhası" gibi durumları zihnimizde canlandırabilmek ve kendi içimizde mantık çerçevesine oturtabilmek çok çok zordur. Yani baktığımız zaman şöyle bir durum söz konusu. Çevremizdeki nesneler sadece gelen titreşimleri, dalgaları beynimizin yorumlayıp bize gerçeklik olarak sunmasıdır, yani gerçek değildir. Aynı mantıkla beynimiz de gerçek değildir. Yani biz gerçek olmayan bir şeyle gerçeklik üretiyoruz :) Dolayısıyla somut benzetmeler ve basit anlatımlara muhtaç bir konu. Bu açıdan tavsiyeleriniz var mı? Bir de sorum olacak. Kuran'da özellikle doğa olaylarında ben yerine biz ifadesi kullanılmasının konuyla bir bağlantısı var mıdır sizce? Hepimizin aslında o "tümel akıl" denilen şey olmamızla...

    YanıtlaSil
  8. Evet, dünyanın/evrenin bir “ilüzyon” olduğu pek çok mistik öğretide dile getirilmiş. Dış Dünya, çöldeki serap gibidir denir. Gözle görülür ama, nihai gerçekte yok o. Ya da daha doğrusu, algıladığımız gibi değil yahut hiç değil. Karanlıkta yılan sanılan şeyin aydınlıkta bir ip olması gibi dünya da, yanılsamadır, dünyayı yaratan zihnimizdir /algımızdır denir. Zaman ile mekan ile çeşitli varlıklar, maddesel ojbeler ile ilgili rüya görürüz ama onlar tabi ki 'nihai gerçek' değiller. Aynı şekilde uyanıkken bu dünyayı deneyimleriz, ancak o da bir nevi rüya görme durumudur denir, bu nedenle "nihai gerçek" değildir.

    Somut benzetmeler ve örnekler tabi ki dediğiniz gibi, eksik kalır. Ama elimizde olan en geçerli şey de odur. Sonuçta ilüzyon dünyasının dışına çıkamayız (bu dünyadayken). Ama nihai gerçek olarak metinlerde anlatılan şeyler ilüzyon dışından bir şekilde deneyimlenmiş olabilir. Yani “aslında her şey tümel aklın içinde ortaya çıkan rüya gibi görüntülerden ibaret. Hepimiz o sonsuz potansiyelin kullandığı kostümleriz, dünya ilüzyon” gibi sıradan sağduyu ile bağdaşmayan düşüncelerin kaynağı ilüzyon dışı olabilir diye düşünüyorum. :) Özellikle bu bilgilerin henüz bilim ve fizik bilimi /quantum öncesi dönemden (Mö 1000 li yıllar) geldiğini hesaba katarsak.

    Kur’an’da ben yerine biz kullanılmasının ya da “savaştın ve kazandın ama o savaşta o adımı sen atmadın Allah attı” gibi ayetlerin konuyla hiçbir bağlantısının olduğunu düşünmüyorum. Kur’an’da mistik felsefeye dair hiçbir ima yoktur. Ibn Arabi gibi çok değerli mistik filozofoların da, her ne kadar Kur’an’ı çok kullanmaya çalışmışlarsa da, görüşlerinin felsefelerinin kaynağı Kur’an değil mistik Hint, İran ve Yunan olmuştur. Konu üzerinde çalışan çeşitli tarihçilerin fikirleri böyledir ben de böyle düşünmekteyim.

    Sevgilerimle,

    YanıtlaSil