5 Mart 2018 Pazartesi

Hegel



Hegel... Dünya tarihinde en çok iz bırakmış birkaç filozoftan biri olarak kabul edilen idealist alman filozof. Dili son derece ağırdır ve bazen anlaşılması epey zordur. Bu nedenle bu büyük filozofu en azından başlangıç ve orta seviyede anlayabilmek için Hegel'in kendi eserlerinden ziyade bir Hegel uzmanının (Charles Taylor, Raymond Keith Williamson...vs gibi) Hegel felsefesi hakkındaki anlaşılması için görece basitleştirilmiş kitaplarını okumak faydalı olabilir.

Kendisi mutlak idealizm fikrini savunmuştur. Hegel'in mutlak gerçeklik konusundaki görüşleri kendisinden çok önce yazılan, batıda Plotinus ve Eriugena'nın eserlerindeki, doğuda ise Upanişadlar`daki görüşleri andırır. Buna bir nevi panenteizm ya da pandeizm diyebiliriz. Yani her şeyi kapsayan, her şey haline gelen, obje ve suje halinde kendisini deneyimleyen, bilen ve gerçekleştiren bir mutlak gerçeklik fikri mevcuttur Hegel'de. bu gerçeklik evrendeki her olayla, kısaca tez antitez sentez ile anlamlandırılan `diyalektik` bir mekanizmayla evrim geçirip kendisini bilme ve gerçekleştirme yolunda devam eder. Alfred North Whitehead ve benzeri modern hristiyan teologlar bu tip fikirlerden etkilenip "process philosophy / theology" sistemini geliştirmişlerdir. Buna göre Tanrı'nın en azından bir yönü, sürekli evrim geçirmekte ve kendisini evren(ler) ve uzay (ve içindekiler) aracılığıyla gerçekleştirmektedir.


İşte Hegel'in bu mutlak idealizm fikri Berkeley`in subjektif idealizm görüşünden epeyce farklıdır. Mutlak idealizmde solipsizm yokken bu görüş, Berkeley'de vardır. Berkeley'e göre gerçeklik, teker teker her bir öznenin algısında ("kafasında") oluşurken Hegel'e göre bütün anlamlar ve gerçeklik aslında tek olan ancak çoklukla kendisini ifade eden tek bir mutlak varlıkta oluşur. Kısaca şöyle basitleştirebiliriz bunu: Berkeley "dünya benim zihnimdedir" derken Hegel "dünya kozmik ruhun zihnindedir" der. (Tıpkı Advaita`nın ve tasavvuf`un "dünya Tanrı'nın rüyasıdır" benzeri görüşlerinde olduğu gibi)

Tahmin edebileceğiniz gibi, Ibn Arabi'nin Hegel ile ortak görüşleri vardır mistik konularda.

Hegel, "History of Philosophy" eserinde şöyle der: "Ezelden beri göklerde ve yerde olan her olay, her şey, zamanın bütün işleri, kozmik ruhun kendisini bilmesi, kendisini bulması, kendisini gerçekleştirmesi ve nihayet kendisini kendinde birleştirmesi için olagelmiştir. Her şey olarak görülen o ruh başkalaşmış ve bölünmüş gibidir ama bu sadece onun kendisini bulabilmesi ve kendisine dönebilmesi içindir.... O kozmik ruh, sadece bu şekilde kendisini gerçekleştirebilir."

Ozan





5 Nisan 2017 Çarşamba

İlahi Nizam ve Kainat - Ruhçuluk (Son güncelleme: 16.12.2017)

Bu uzun soluklu yazımda Bedri Ruhselman'ın derlediği "İlahi Nizam ve Kainat" isimli eseri inceleyip kendimce artılarıyla eksileriyle objektif olarak değerlendirmeye çalışacağım. Bunu yaparken genel olarak "ruhçuluk" akımından da bahsedeceğim ve yazım hem esere hem de genel olarak ruhçuluğa yönelik, bu ikisini aynı anda kapsar tarzda olacak. Konu aslında epey geniş olduğundan ve farklı alt dallara, alt alanlara uzandığından araştırdıkça ve konuyla ilgili yeni bilgilere ulaştıkça yazımı güncelleyeceğim. 

Öncelikle,  nedir bu "İlahi Nizam ve Kainat" kitabı? 

1959 yılında, “Önder planı” denilen, “ünite birliği”nde (evrenin son noktasındaki ya da aşamasındaki birlik. "noktasındaki" ifadesi sembolik) bulunan çok yüksek seviyedeki vazifeli varlıklardan alındığı iddia edilen ve tam 54 yıl sonra, 2013’te, “zamanı geldiği” için yayımlanan eser, Türkiye’deki ruhçuluğun ulaştığı en son noktayı ifade eder. Kitap, dünyanın içinde bulunduğu devrenin sonuna ("kıyamet"e) doğru  insanlığa verilmiş olduğunu söyler ve insanın tekamülü için en gelişmiş spiritüel bilgileri barındırdığı iddiasında olan ciddi bir eserdir. Kitabın gerçekten de vizyon ve kapsam olarak önemli bir eser olduğuna katılıyorum.

Eser, Bedri Ruhselman’ın daha önce kaleme aldığı kitaplarındaki fikirleri çoğunlukla olduğu gibi yansıtır. Aslında Ruhselman'ın önceki kitaplarını (Özellikle 1946 yılında tamamlayıp yayımladığı hacimli eseri "Ruh ve Kainat" isimli kitabını)  ve dergilerde yazdıklarını okumuş bir insan için İlahi Nizam ve Kainat kitabında orijinal ya da yeni az şey vardır diyebilirim. Nedir bunlardan en çok göze çarpanları? Kendisinin daha önceki kitaplarında ilke olarak kabul ettiği, açıkladığı ancak adlandırmasını yapmadığı "varlık" kavramı ve en önemlisi kitabın son bölümündeki, daha önce bahsetmediği kıyamet öğretisi / öngörüleri ve bunların mekanizmaları. Bence "İlahi Nizam ve Kainat" kitabının 54 yıl bekletilmesinin esas sebebi işte kitabın bu son bölümünde yazılanların,  pek çok insan için "şok edici" bir etkisinin olabileceği düşüncesidir. Yoksa kitaptaki diğer bilgilerin, bazı konularda biraz daha ayrıntıya girilmiş olsa bile, Ruhselman'ın önceki kitaplarında ve yazılarında söylenen şeylerin üç aşağı beş yukarı aynıları olduğunu söyleyebilirim. Tabi yazımda daha sonraki bölümlerde göreceğimiz gibi, daha önce söylenen şeylerle, alınan tebliğlerle tamamen çelişen kısımlar da var. Bu kısımların, ana temayı "Kıyamet öğretisi" ile uyumlu hale getirmek için değiştirildiğini düşünüyorum. (Yeni eser ve eskileri arasında, örneğin güneş sistemimizde dünyadakinden daha gelişmiş / tekamül etmiş varlıklar var mı yok mu çelişkisi bunlardan biridir. Sonraki bölümde buna değineceğim)


Kitap ve genel olarak ruhçuluk hakkındaki değerlendirmemden önce, Ruhselman'ın ve İlahi Nizam ve Kainat'ın görüşlerini inceleyelim:

Ruhselman'a göre “Allah” sonsuz güçlüdür, mutlaktır, kendisine hiçbir sıfat dahi verilemez. (Ruhselman'ın "Allah" isimli kitabında Kur'an'da Allah için adı geçen sıfatların aslında "sıfat" değil de "isim" olduğu iddia edilir.) O, ulaşılmazların ulaşılmazıdır. O’nun hakkında en ufak bir bilgimiz, hatta sezgimiz dahi olamaz denir. Allah, “başlangıçta” sonsuz evren/madde cevherlerini ve sonsuz sayıda ruhları yaratmıştır. (Nedeni belirtilmiyor) Ancak yarattıkları bunlarla sınırlı değildir. Bunlardan başka pek çok şey de yaratmıştır ancak “biz bunları asla bilemeyiz” hatta “bunlar hakkında en ufak bir sezgimiz dahi olamaz” denilir. Allah, sonsuz sayıda ruhu ve madde cevherlerini her ne kadar bizzat kendisi yaratmış olsa da, her nedense,  ruhlar, madde ve Allah arasında mutlak bir ulaşılmazlık ve erişilmezlik vardır. Dolayısıyla bu gerçeklikler arasında ontolojik açıdan da mutlak bir farklılık, ayrılık mevcuttur. (Dolayısıyla Ruhselman ve kitapları, "külli ruh" "cüz-i ruh" "Allah bir okyanus biz ondan birer damla" gibi benzetmeleri asla kabul etmez ve bu tip görüşlere şiddetle karşı çıkar.) Yine bu ayrılığa bağlı olarak,  bu gerçeklikler arasında doğrudan bir iletişim, etkileşim dahi mümkün değildir. Yani bir ruh, ne kadar tekamül etmiş olursa olsun ne Allah ile doğrudan iletişim / etkileşim kurabilir ne de maddeyle.  Bu gerçeklikler arasındaki etkileşim hep çeşitli aracılar sayesinde mümkün olur.

Yaratılan sonsuz sayıda ruh, tekamüle muhtaç ve “görgüsüz” diğer bir deyişle cahil olarak yaratılmıştır. (Yine nedeni belirtilmiyor) Bu sonsuz sayıda ruhların tekamül etmeye, bilgilenmeye, görgülenmeye ihtiyaçları vardır. Bu “tekamül etme” ise ancak maddi cevherlerle içli dışlı olarak, maddenin olanakları kullanılarak, çeşitli realiteler içinde maddeyle, diğer canlılarla insanlarla, doğayla sonsuz çeşitlilikte ilişkiler kurarak, yaşayarak, sonsuz çeşitlilikte iyi-kötü deneyimlerle...vs olur. Ancak kitaba göre, ruhların tekamülü sonsuzdur. Yani ulaşılacak bir “varış noktası” yoktur. Burada savunulan diğer bir görüş de, mistik felsefelerin ve tasavvufi görüşlerin aksine, ruhların ne kadar tekamül ederlerse etsinler asla Allah’a ulaşamayacaklarıdır. Hatta ruhlar ne kadar tekamül ederse etsin, Allah’a ulaşmak şöyle dursun, “Allah” hakkında asla bir sezgiye dahi hiçbir zaman ulaşamayacaklardır.

Kitaba göre Allah, sonsuz sayıda ruhları ve maddi cevherleri yarattı demiştim. Kitapta söylenilenlere göre, “madde” denilen şey asli ilkeden ya da ruhlardan tesir almadığı sürece “amorf” haldedir yani duyu organlarıyla anlaşılması imkansızdır denilir. Yani madde, ruhlardan ya da vazifeli varlıklardan ne kadar çok tesir alırsa o kadar gelişir, karmaşıklaşır. Belli bir seviyenin altında kalan maddelerle bizim asla muhattap olamayacağımzı gibi belli seviyenin üstündeki (süptilleşmiş) maddelerle de kaba bedenle muhattap olamayız. İşte kitabın bu görüşlerinin “kara madde” olgusunu haber verdiği de iddia edilmiştir. Madde ruhlardan tesir aldığı gibi onlara tesirler de gönderir.

Kitaba göre sonsuz sayıda evren cevheri (dolayısıyla evrenler)vardır ve her evrenin cevheri diğer evrenlerininkiyle uyuşmaz, cevherler bambaşkadır. Bu cevherlere ruhlar ya da vazifeli varlıklar yahut bizzat Allah da denilen asli ilkenin tesir göndermesiyle ilk şekillenmeler başlar. Peki amorf olan maddedeki bu ilk şekillenmeler neden olur? Henüz çok basit aşamadaki ruhlar, henüz idrak ya da içgüdü sahibi bile değildir ve işte bu maddelerin oluşumlarına bağlatılarak bir oluşumdan diğerine atlatılarak otomatik olarak tekamül ettirilmeye başlanırlar. Yani maddedeki en küçük en ilkel hareketlenmelerin, oluşumların başlaması bile ruhların en basit seviyedeki tekamülüne hizmet içindir.

Otomatizm içeren bu devrelerden sonra artık daha gelişkin aşamalara atlanır ve belli bir varlığa ve bedene bağlı olmak gerekir. Kitapta ruh-varlık-beden üçleminden söz edilir. Ruh, evrenin dışındadır (ifade sembolik) ve tekamül etmek için, evrenin içindeki maddeyle içli dışlı olmak için bir vasıtaya ihtiyacı vardır. İşte bu nedenle yukarıda bahsettiğim çok gelişkin, süptilleşmiş maddelerden, enerji karmaşıklarından kendisine bir varlık kurar. İşte bu varlık, ilgili evrenin sonuna kadar yani ilgili evrenin ünitede idrak birliğine kadar ruhu temsil eden, ruhun tekamülü için ruhun hizmetinde olan, adeta ruhun bir kuklası olan bir temsilci olacaktır. Ve, kaba maddeler ile doğrudan etkileşim kurabilmek için bu varlık da kendisine kaba maddelerden oluşmuş bir beden kurar ve tekamül süreci devam eder.


Rüyanın ve uykunun işlevi: Kitaba göre uyku ve rüyanın işlevi, günlük yaşamda edinilen tecrübeleri (her türlü ince tecrübeyi) şuur altına aktarabilmektir. Varlık bunu, ancak dışarıdan gelen uyarıcılar belli seviyelerde kesilirse yapabilir böylece rahat çalışan varlık, her uykuda şuur altına deneyim aktarımı yapar.

Ölümün işlevi: Ölümde ise bir yaşam boyunca şuur altında toplanmış bütün deneyimler, çeşitli muhasebe aşamalarından sonra, öz bilgi haline getirilir. İşte ruh da ancak bu öz bilgi hammadesiyle tekamül edebilir. Ölümden sonra spatyom denilen bir aleme geçilir ancak bu spatyom kitabın deyişiyle “cennet” ya da “cehennem” değildir. Spatyom, varlığın rahat çalışarak deneyimleri, ruhun tekamülü için, öz bilgi haline getirme mekanıdır. Bunun için varlığa vazifeliler tarafından gönderilen bütün tesirler kesilir ve varlık yapayalnız kalır. Böylece varlık, rahatça deneyimleri öz bilgi haline getirebilme imkanı bulur. Varlık, muhasebe işlemini bitirip öz bilgi üretince ve ruha tekamül malzemesi sağlayınca da tesirler yine gelmeye başlar ve ilgili varlık ruhun tekamülüne yarayacak şekilde bir hayat planı yaptıktan (ya da seçtikten) sonra, o plana uyacağına söz verir ve kendisine ihtiyaçlarına uygun şekilde yeni bir beden kurar böylece bedenlenme (enkarnasyon) gerçekleşir.


(Bu arada kısa bir not olarak, rahatlıkla söyleyebilirim ki uykunun ve ölümün işlevi ile ilgili daha önce hiçbir kitapta, felsefede ya da eserde bu kitaptaki kadar ayrıntılı ve mantıklı açıklamalar okumamıştım.)

Bu yolla dünyada belki yüzbinlerce bedenlenme olur. Bedenlenmelerin başlangıcı önce en ilkel seviye bitkilerle olur sonra gelişmiş bitkiler, organizmalar sonra hayvanlık aşaması sonra da insanlık aşaması gelir. Her aşamanın arasında “yarı süptil alem” denilen bir hazırlık süreci vardır. Dünyada vicdan mekanizması ve kıyaslama yoluyla tekamül malzemeleri için deneyimler üretilir. Görünürdeki bütün kötülükler, felaketler, savaşlar aslında tekamül için varolan görünüşlerden ibarettir. Kitap bu konunu üzerinde güzel ve ayrıntılı şekilde durur. İnsanın hoşuna gitmeyen cinayetlerde, felaketlerde bile tekamüle yarayan malzemeler vardır. Kitaba göre, her bir insan tekamül etmek zorundadır yerinde sayılması durumuna vazifeli varlıklar izin vermez. Örneğin bir insan nefsaniyetine yönelik ise başına gelen negatif olaylar ile zorla otomatizme bağlanarak tekamül ettirilir. (acılarla kıyas yoluna gitmesi sağlanır) İşte dünyadaki acıların felaketlerin asıl işlevi tekamülü sağlamaktır. Güzelliklerle olduğu kadar acılarla da tekamül gerçekleşir. Kitapta bu konu çok detaylı ve örnekli şekilde açıklanıyor. Bunu sağlayan mekanizmaların ayrıntılarına giriliyor.

İşte bu şekilde onbinlerce yıl (60-70 bin yıl) tekamül edildikten sonra artık “hidrojen aşaması” denilen bildiğimiz madde aşamasında sona gelinir ve ilgili planet, büyük felaketlerle yok olur. Bu felaketlerin ne olduğu, nasıl ve neden, hangi etkilerle olduğu kitapta uzun uzun anlatılır. (Dinlerdeki “Nuh tufanı”, “kıyamet” gibi anlatılar, kitaba göre işte bunu anlatabilmek için kullanılmış sembollerdir) Hak edenler, artık insanlık aşamasını tamamlayarak “vazife planı” denilen tekamül yolunda yeni bir yolculuğa yelken açarlar. Ancak bu vazife planına girmeden önce, “sevgi planı” da denilen, dinlerde “cennet” ile sembolleştirilen yarı süptil alemde vazife planına hazırlık yaparlar. Yalnız bu sevgi planında ölüm yoktur, hiçbir acı ıstırap yoktur. Sonsuz mutluluk ve sevgi vardır. Varlık, en ufak bir iradeyle kendisine istediği gibi dünyalar mekanlar kurabilir. Bu planın işlevi, varlığa süptil maddelere bağlanıp bırakmayı öğretebilmektir. Ancak bu yolla vazife planına hazır olunabilir. Varlık bu planda hiçbir acı zorluk ıstırap yorgunluk çekmez, sevgi ve mutluluk içinde tekamül eder. Dünyada yüzlerce yıldır binlerce yıldır peşinden koştuğu sonsuz mutluluğu ve tatmini işte bu alemde bulur. Burada geçirilecek süre değişir ancak kitabın dediğine göre 300 yıl ancak dünyasal idrakle 3000 yıl kadar sürebilir.

Peki vazife planına geçmeyi hak etmeyenler ne olur? “Kıyamet”ten sonra dünyadaki pek çok kıta batmış, okyanuslar altında kalmıştır dünya adeta “reset”lenmiş, yeniden kurulmuştur. Onlar yok olan ve yeniden başlayan dünyada taş devrinden bile geri bir halde tekrar baştan hayata başlarlar. Bu yeni dünyada baştan başlayacak insanların bütün bilgi, teknik, görgü, zeka gibi olguları yok olur. İnsanlar taş devrinden de ilkel şekilde, konuşma becerisine bile sahip olmayarak her şeye yeniden başlarlar. Ancak “önceki dünyadan” kalanlar, kitabın dediğine göre, birkaç yüzyılda “sevgi alemine” de geçebilirler çabalarına göre. Dünyada kıyamet kopmuştur ama her şey en ilkel şekilde yeniden başlar çünkü atomlarda ve ilkel madde şekillenmelerinde tekamülünü tamamlamış varlıklara, yeni kaba ilkel insan bedenleri gerekmektedir. Bunun içinde dünyada hayatın resetlenmesi gerekmektedir.

Kitabın dediğine göre işte 70 bin yıl önce MU uygarlığı bizim şu andaki halimizden bile daha ileriydi bilim ve teknoloji olarak ama yukarıda denilenler gerçekleşti ve dünya sıfırdan, baştan başladı, adeta resetlendi günümüze kadar da anca bu seviyeye ve gelişmişliğe gelebildi. İşte kitabın ima ettiği hesaplara göre 2060'lı yıllarda günümüzdeki dünya da, Mu’nın kaderiyle baş başa kalacaktır.

Peki, kurtulup, “sevgi planı” denilen yarı süptil aleme geçebilmiş varlıklar bu alemi tamamladıktan sonra ne olur? Üçer beşer “vazife planı”nın alt kademelerinde göreve başlarlar, bunların zaman algıları da değişir. Dünyasal zaman ile değil küresel zaman ile hareket imkanı bulurlar. Dünyasal zaman ile küresel zaman farkı şekillerle kitapta uzun uzun anlatılır. Bu, vazife planının alt kademeleri dahi dünyasal işlere kıyasla çok büyük devasa öneme sahip vazifelerdir. Mesela bir varlığın tekamül etme işinde gönderilecek tesirler konusunda görev alınabilir. Dünya idrakiyle “sonsuzluk” sayılabilecek bir zamandan sonra da tekamülle vazife planında asli ilke ışığının en tepesine gelinir. İşte bu en tepe noktası, bütün idraklerin icapların ve tesirlerin birleştiği noktadır, ünite birliğidir. Ünite idrak birliğidir. Bu noktaya kadar gelmiş,  noktadaki bütün varlıklar adeta “tek bir beden” olur. Ancak bu nokta, asla vahdeti vücud ya da onu andıran bir şey değildir diye defalarca ama defalarca uyarır kitap bizi. Yani su damlasının suya karışması gibi bir "birleşme" değildir burası.  İdrakler, tesirler, icaplar, davranışlar, ihtiyaçlar (ruhların kendileri değil) burada %100 bir uyuma kavuşur ve "adeta" tek bir nokta gibi olur. Bu noktada ayrı ayrı varlıklar değil tek bir varlık vardır. Ancak bu nokta, Allah değildir ya da “asli ilke” değildir. Asli ilkenin sonsuzluk çarpı sonsuzluk içinde sonsuz evrenler ve varlıklar içinde sadece bizim evrenimizle alakalı ufacık bile demenin imkansız olduğu bir güç merkezidir. Bu ünite birliği, işte bizim evrenimizin sonudur. Ayrıca kitaptan çıkan bilgilere göre, ruhun kullandığı varlık da işte buraya kadardır. Bu noktadan sonra varlığa ne olacak? Kitabın dediğine göre, burası zaten kitabın kendisinin indirildiği merkezdir. Yani bu noktadan üzeri kapsanmamaktadır zaten. Ancak kitaptan çıkan mantığa göre, ruhun, bütün evren yolculuğu için kurduğu yüksek titreşimli enerji karmaşıklarından oluşan varlık, burada yok olacaktır. Bu varlığın ilgili ruha sağladığı bütün bir evrenin tekamül bilgisi ruha aktarılacak ve ruh da bambaşka, bizim aklımızın hayalimizin almadığı evrenlerde boyutlarda sonsuz tekamül yolculuğuna devam edecektir.  Ancak burada küçük bir sorun ortaya çıkıyor, eğer ruh o varlığı bırakıp başka evrenlerde bambaşka varlıklar kuruyorsa ruhun maddeyle münasebet sonucu olan kazanımları nerede depolanmış oluyor? Zira bu konu, ruhselman'ın önceki kitaplarında eleştirdiği bir şeydi, iddiasına göre ruhun perisprisi ya da varlığı ruhtan hiçbir zaman ayrılamazdı. Ayrılırsa bütün kazanımları biter deniyordu. Peki ruh, ilgili evren sonunda, ünitede varlığını ve o evrenin süptil maddelerinden oluşmuş her şeyini (varlık / perispri) bırakmak zorundaysa (çünkü diğer evrenlerin madde yapısı bizimkinden çok çok farklıdır deniyor) ruhun görgü kazanımları nerede depolanıyor? Bu "minik" sorunu bir yana bırakıp genel değerlendirmeyle devam edelim.

Genel Değerlendirme

Tanrı, madde ve ruhu açıklamada düalist görüşü benimseyen gruplardan biri ruhçulardır. Ruhçular kendilerini spiritüelist ve ülkemizde de neo-spiritüelist/deneysel ruhçu gibi isimlerle adlandırırlar. Ruhçulukta en önemli bilgi kaynağı, çeşitli seviyelerdeki ruhlardan/varlıklardan alındığı söylenen bilgilerdir.

Ruhçuluğa göre Tanrı ezeli, madde ve uzay-zaman-boyut da Tanrı’nın yoktan yarattığı ezeli olmayan olgular ise Tanrı’nın ya da “asli ilke”nin, bunları yaratmadan önce mantıken gerçekten de “tek” olması gerekir. Yani Tanrı, maddeyi, zamanı, uzayı, boyutu yaratmadan önce yanında başka hiçbir şey düşünülemeyecek, kendisinden başka ikinci bir şey olmayan bir varlıktı. (Kendisinden başka ya da içinde kendisinin bulunmadığı bir boşluk, boyut, mekan, uzay, zaman…vs yoktu) Gerçekten de Tanrı’nın “başlangıçta” kendisinden başka hiçbir şey, ne uzay ne zaman ne madde ne de boyut yoksa “kendisinden ayrı” şekilde tam olarak nereye yaratacaktır bütün bunları? Başta “Kendisinden ayrı” sözcüğü “Başlangıçta Tanrı’dan başka hiçbir şey olmama” sözcüğüyle çelişmektedir. Tanrı’dan başka hiçbir şey yoksa kendisinden ayrı bir yer, bir mekan, bir şey de olamaz. Demek istediğim, panenteist tasavvuf öğetilerinin de söylediği gibi, Tanrı’nın kendisinden ayrı olarak yaratacağı bir “yer” “boyut” da olamaz, her şey Tanrı’nın/Tanrılığın içinde kalır. Ruhçuluğun iddiasına göre Tanrı’nın, maddeden uzaydan zamandan ve boyuttan özsel olarak tamamen ayrı olduğunu da düşünürsek, bütün bu kavramlar Tanrı’nın öz enerji potansiyeli içinde de oluşamaz, oluşursa maddenin “Tanrı’dan tamamen ayrı” olduğu söylenemez çünkü. Dolayısıyla ortaya içinden çıkmanın imkansız olduğu mantıksal bir çelişki yumağı çıkıverir. Bu nedenle pek çok Sufi üstad, Plotinus ve aynı zamanda uzakdoğu felsefeleri; maddeyi, uzayı, zamanı ruhu her şeyi Tanrı’nın içinden ya da Tanrı’dan tezahür etmiş olarak niteler. Böyle olunca da ortaya mantıksal olarak bir “birlik” felsefesi ortaya çıkar. Yani hepimizin, her şeyin hamuru tektir, birdir. Dolayısıyla özsel olarak hepimiz ve her şey biriz. Çünkü her şey, sonsuz potansiyelin içinden tezahür etmiştir. Bu nedenle de Tanrı’nın maddeden, evrende ve insanlardan “tamamen ayrı” olduğunu söylemek imkansızdır. Fakat ruhçular, tıpkı egzoterik dini öğretilerdeki gibi Tanrı’yı yarattığı her şeyden tamamen ayrı olarak görmektedir.

Bu çelişkinin farkında olan bazı düalist görüşler de vardır. Onlar, “durumu kurtarabilmek” için maddesel özlerin ya da maddenin de Tanrı gibi ezeli, başlangıcı ve sonu olmayan olduğunu kabul ederler. Hem bir Tanrı’yı, esas ilkeyi kabul edip onun hiçbir şeyle kıyaslanamaz olduğunu söyleyip hem de ondan tamamen ayrı olan onunla bağlantısı olmayan ama başka bir“ezeli” olgunun, maddenin de var olduğunu söylerler. Öyleyse bu ezeli maddenin inandıkları Tanrı gibi ikinci bir Tanrı olduğu mantığından kaçılamaz. Tanrı da ezelidir, Tanrı ile hiçbir bağlantısı olmayan madde de tıpkı Tanrı gibi ezelidir. Böylece iki birbirinden tamamen ayrı ve farklı Tanrı ortaya çıkar. Ayrıca Tanrı’nın “hiçbir şeyle kıyaslanamaz” “hiçbir şeyle ortak noktası olmayan” olduğunu söyledikten sonra, ezeliyet gibi çok önemli bir kavram bakımından maddeyle ortak noktası olduğu ileri sürülmüş olur ve yine çelişkilerden kaçılamaz.

“İlahi Nizam ve Kainat” kitabı, binlerce yıllık çok çeşitli mistik öğretilerin savunduğu “varlığın birliği” görüşüne açıkça karşıdır ancak Ruhçuluk ile Vahdet görüşünü birleştirmeye çalışanlar da vardır. Onlara göre evet, evren ve her şey Tanrı’dan tezahür etmiştir. Ama aslında Tanrı’nın kendisinden değil de onun bilgisinden ya da kanunundan tezahür etmiştir. Yani Tanrı’nın kendisi yine öz olarak her şeyden ayrıdır. “Tanrı’nın kendisi” ile “Tanrı’nın bilgisi/Kanunu” şeklinde yapay bir ayrıştırma yapıp hem Vahdeti-i Vücut’u “bir anlamda” kabul etmek hem de ruhçuluğun temel ilkeleriyle çelişmemek amaçlanmıştır. Eğer Tanrı’nın kendisi (zatı) ile Tanrı’nın kanunları/kuralları biçiminde birbirinden öz olarak yani tamamen farklı iki başka “cevher” kabul edilirse yukarda belirttiğim çelişkiler yeniden başlar. Üstelik başlangıçta ya da “başlangıçsız” başlangıçta Tanrı’nın zatından öz olarak, cevher olarak tamamen farklı olan “Tanrı’nın kanunu, yasası” sadece yoktan var edilmiş olmalıdır. Eğer böyle yani yoktan var edilmiş olmasaydı öz olarak Tanrı’nın zatından farklı olmazdı. Tanrı’nın kendisinden tamamen ayrı bir şey meydana getirmesi konusundaki mantıksal çelişkileri de yukarda izah etmeye çalışmıştım. Üstelik “Tanrı’nın kendisi/zatı” ile “Tanrı’nın kuralları/kanunu” gibi ayrımlar yapılması, Tanrı’yı hala bir anlamda insan gibi düşünmenin bir yansımasıdır. Tanrı sanki sonsuz güçlü bir nevi insanımsı bir kraldır da kendi “kişiliği” vardır/zatı vardır ve Tanrı’nın koyduğu kurallar da kişiliğini yansıtır denir. Yani kural koyucu bir irade ve ortaya çıkan kurallar vardır. Tanrı’yı kişilikli insanımsı bir varlık olarak nitelemek yerine örneğin “sonsuz potansiyeli içinde barındıran bir enerji formu” şeklinde benzetme kullanırsak yapay ayrımlardan da kendimizi kurtarmış oluruz. “Tanrı’nın zatı” gibi sembolik ifadeler de ancak o enerjinin en baştaki hiçbir şeye dönüşmeden önceki durumunu/özünü ifade eder ama bu öz ile ondan sonraki dönüşümleri, asla “ayrı cevherler” “birbirinden ayrı” olamaz.

Bütün bunların yanında, ruhçuluğun tıpkı dinlerdeki zahiri görüşler gibi, esas sorulara yanıt vermede mantık yürütme gücü zayıftır. Yani “asli ilke” veya “Allah” neden maddesel özleri ve ruhları yaratmıştır? Hiçbir şeye muhtaç olmayan, sonsuz güçlü, hatta bunlardan da öte aklımızın hayalimizin alamayacağı bir varlık, hakkında bir sezgimizin dahi olamayacağı bir varlık, neden tekamüle muhtaç ruhları yaratıp tekamül için maddesel özleri yaratıp her şeyi başlatmıştır? Bütün bunların, bütün bu sistemin anlamı nedir? Ruhlar neden görgüsüz ve cahil yaratılmıştır? “Bunları biz hiçbir şekilde anlayamayız” denir, bu “zor sorular” atlanır ve onun yerine, hakkında fikir yürütmenin çok daha kolay olduğu maddesel evrim aşamalarıyla ilgili bol spekülatif, bol süslü bir süreçten bahsedilmeye başlanır. Tabi ki evren, hayat, Tanrı gibi kavramlar sonsuz bir gizemdir ve bu gizem bir gün çözülebilecek türde bir gizem değil, mutlak gizemdir. Ancak “biz hiçbir şey bilemeyiz, anlayamayız” deyip işin içinden basitçe çıkmak yerine, gücümüzün yetebileceği felsefi ve mantıksal tarzda örnekler kullanıp sezgi ve hayal gücümüzü harekete geçirerek, bize konu hakkında belirli bir vizyon sağlayacak şekilde mantıksal bazı bağlar kurup en azından ucundan kıyısından da olsa anlatmaya çalışılan gizem hakkında bir ipucu vermek, soruyu tam olarak cevaplamasa da çok daha ikna edici olur.

Bir de "derin sorular"  ya da konulardan sonra kitapta sıklıkla geçen "bu konuda en ufak sezgimiz bile olamaz" ifadesi, konuları açıklamamak için bir bahane olarak kabul edilemez diye düşünüyorum. Eğer bir konuda soru sorabiliyorsa zihnimiz, konuyu hiç anlayamasak ve idrak edemesek de, o konuda ufak da olsa, ucundan, kıyısından, köşesinden bir sezgimiz olabilir. Çünkü eğer bu mümkün değilse, o konuda soru bile soramazdık yani o konuyla ilgili herhangi bir soruyu dahi tahayyül edemezdik diye düşünüyorum.

Peki ruhçuların bilgi alma yöntemleri güvenilir midir? Ruhçular, çeşitli “celse”lerle ruhlardan bilgi aldıklarını söylemektedirler. Fakat sadece bir ruhçuyu değil de dünya çapında, yaşayan çeşitli ruhçuların yazdıkları kitapları okursak, ruhlardan bilgi alan ruhçuların hemen hemen her zaman, akıllarındaki felsefeyi, kişisel görüşlerini ruhlara teyit ettirdiklerini görürüz. Yani örneğin Vahdet-i Vücud gibi hem Sufizmde hem de uzakdoğu felsefelerinde yeri olan köklü ve derin bir görüşü zaten baştan kabul etmeyen ya da sıcak bakmayan, bu görüşe karşı çıkan bir ruhçu; ruhlarla yaptığı görüşmelerde hemen hemen her zaman “Vahdet-i vücud yanlıştır, Haşa” gibi bilgiler almaktadır. Fakat dünyada Vahdet-i Vücud ya da benzeri görüşlerin nihai gerçek olduğunu söyleyen ruhçular da bolca vardır. Onlar da üst düzey ruhlardan bu bilgileri aldıklarını söylerler. Şimdi kime, hangi gruba inanmamız gerekir?


Kitap, evrenin başlangıcından bahsederken, Belçikalı astrofizikçi Georges Lemaitre'nin 1946 yılında yayınladığı kitabıyla popülerleştirdiği "primeval atom" (ilkel atom) hipotezinden yola çıkmış olabilir. Yani İlahi Nizam ve Kainat'a göre her şey, son derece ilkel bir atomun gelişip karmaşıklaşmasıyla oluşmuş ki buna hidrojen atomu diyor ve bunun bizim günümüzde bildiğimiz Hidrojen atomu olmadığını, ondan çok daha geri aşamada ilkel bir atom olduğunu söylüyor. Bilindiği gibi "primeval atom" hipotezi, Big Bang teorisinin en ilkel halidir ve günümüzdeki Big Bang bilgilerimize göre oldukça eksik bir hipotezdir. Her şeyden önce artık biliyoruz ki Big Bang, son derece ilkel de olsa herhangi bir atomun gelişip karmaşıklaşmasıyla gerçekleşmemiştir. Çünkü en ilkel atomlar Big Bang'ten ancak 300 bin yıl sonra oluşmuştur. İlahi Nizam ve Kainat'ta günümüz Big Bang anlayışımızı ima eden herhangi bir bilgi verilmemiş. Yani evrenin oluşumu sırasında örneğin ne tekillikten (singularity) ne "patlama" ya da akılalmaz bir hızla "genişleme"den (zaten big bang'teki "patlama" tabirini beğenmez astrofizikçiler) ne de ısıdan bahsedilmiş. Sadece son derece ilkel bir atomun gelişip karmaşıklaşması şeklinde belli belirsiz, "primeval atom" hipotezinden alınma olduğu belli olan görüşler dile getirilmiş gibi görünüyor. Aslında bir ihtimal İNK, hiç bu aşamadan bahsetmiyor olabilir yani Big Bang sonrasını da anlatıyor olabilir. Dolayısıyla kitabın "ilksel atom" ile kastettiği belki de ilkel ve hatalı "primeval atom" hipotezi değil Big Bang aşamasından çok sonraki bir haldir. Kitap bu konuda ayrıntıya girmediği için, modern bilim sayesinde evrenin oluşumu hakkında bildiğimiz sürecin tam olarak hangi aşaması anlatılıyor kitapta, kestirmek güç. Ancak bu durumda, yani kitabın Big Bang'ten hiç bahsetmediğini varsayarsak, bu da biraz garip olmaz mı? Bilim camiasında Big Bang gibi kozmolojinin / astrofiziğin en önemli olayı olarak görülen bir konudan, evrenimizin başlangıcından, kitapta hiç bahsedilmediğini söylemek de biraz tuhaf doğrusu.

Bunlar dışında, kitap “Mu” gibi bilimsel olarak varolmasının mümkün olmadığı modern jeoloji tarafından defalarca belirtilen efsaneleri içeriyor ve bu da kitabın ciddiyetini düşürüyor.

Kitabın belirttiğine göre, 70 bin yıl önce dünyanın jeolojik görünümü bugünkü görünümünden çok farklıydı. (Mu kıtasının varlığını saymasak dahi, kitaba göre o zamandaki jeolojik görünüm farklıydı). Halbuki modern jeoloji bilimine göre Kuaterner (dördüncü jeolojik zaman) dönemi içinde en az iki milyon yılı aşkın süreden beri dünyanın jeolojik görünümü bugünkü görünümünü çoktan almıştı. Yani “70 bin yıl öncesi” gibi jeolojik açıdan çok kısa sayılacak bir zaman dilimi içinde jeolojik görünümün günümüzdekinden kitapta söylendiği kadar farklı olması modern bilime göre imkansızdır.

Dünya devrinin sonundaki felaketlerin ardından dünyada ölemeyip kalan insanların birdenbire akıllarını, kültürlerini, zekalarını hatta hepsinin konuşma becerilerini bile birden, tamamen yitirmelerinin de bilimsel bir açıklaması yoktur. Öyle ki "kıyamet" ile simgelenen olaylar dizisi ne kadar dehşet verici olursa olsun, hatta o olaylar insanları ne kadar delirtirse delirtsin bir anda o insanların neredeyse bütün zihinsel becerilerinin kaybını bilimsel olarak açıklamak imkansız gibidir. Kitaba göre yeni kurulacak dünyada doğa birden son derece vahşi hale gelecek, iklimler hatta coğrafi yapı bile zorlu ve çok sert olacak. Bu yeni dünyanın kurulmasından sonra 300 yıl süreceği söylenen "kabalaşma" devrinde, bir önceki devirden kalan o insanların kitapta anlatıldığı derecede evrim geçirmeleri, yani kafatası yapılarının o kadar değişmesi, beyinlerinin küçülmesi, kollarının uzaması, vücudun her tarafında tüyler çıkması, yani anladığımız kadarıyla maymunumsu bir yapıya bürünecek kadar kabalaşmaları pek olanaklı değil gibi. Dış ortam ne kadar zorlu olursa olsun fiziksel olarak bir insanın evrimde o kadar geriye gidebilmesi için en azından birkaç yüz bin yıla gereksinim yok mu? Modern bilimden biliyoruz ki minik canlılar hızlı bir şekilde evrim geçirebiliyorlar ancak memelilerin kitapta ima edildiği kadar hızlı evrim geçirmeleri, şartlar ne kadar ağır olursa olsun, imkansız gibi. Bu konuyla bağlantılı olarak aşağıdaki yazıyı öneririm:

https://phys.org/news/2011-08-fast-evolutionary-million-years.html

Kitaptaki "kabalaşma devri"nin en azından birkaç bin yıl sürdüğü söylenseydi bir yere kadar makul olabilirdi sonuçta doğada aşırı zorlayıcı, aşırı bir ani değişim söz konusu olmuş. Ancak sadece 300 yılda gelişmiş bir memeli türün evrimde bu kadar gerilere gitmesi yani en fazla 5 - 6 nesilde maymunumsu varlıklara dönüşmeleri evrimsel ve genetik açıdan pek mantıklı değil gibi. Kitap bu "kabalaşma" aşamasına binlerce yıl zaman tanıyamıyor çünkü kitabın genel fikrine göre her dünya devri zaten en fazla 70 bin yıl sürüyor. Hatta bizden sonraki devir 60 bin yıl sürecek deniyor. Yani bu 60 bin yıl içinde, önceki dünya devrinden kalan "gelişmiş" insanların önce maymunumsu varlıklara dönüşecek kadar evrimde geriye gitmeleri sonra yavaş yavaş gelişmeleri, yontma taş devri, cilalı taş devri gibi aşamalardan geçmeleri evrimde tekrar ileriye gidip homo sapiense dönüşmeleri, devrimler yapmaları, reform rönesanslar yaşamaları, uzay teknolojilerine kavuşmaları....vs gerekiyor. Sanırım bilime göre bütün bunlar için 60 bin yıl gibi bir zaman çok kısa sayılır. burada bahsetmeye değer diğer bir olgu da şu: kitabın dediğine göre dünyanın devir resetlenmesi yani kıyamet ve düzenin yeniden kuruluşu olayları "yüzbinlerce" kere tekrarlanmış. modern bilimden biliyoruz ki dünyamızın yaşı 4.54 milyar yıl. yine modern bilime göre bu yaşta hata payı çok çok az. yani bu yaşa en fazla / taş çatlasa birkaç yüz milyon yıl ekleyip çıkarılabilir. şimdi İnk'ya göre madem dünya devirleri "yüzbinlerce kere" yaşanmış, varsayalım ki 200 bin kere yaşanmış olsun. (asgari) bu halde bile, kitaba göre bir dünya devri ortalama 60 bin yıl sürüyorsa 60 bin çarpı 200 bin = 12 milyar yıl! dünyamızın yaşıyla arasında uçurum var! bu noktada şöyle denilebilir, "dünya devirleri belki de sadece 5 bin, 10 bin, 20 bin yıl falan sürmüştür uzun bir dönem" ama bu sefer de bütün bir biyolojik evrimi, çağları, kabalaşma devirlerini, gelişme devirlerini, taş devrini, uzay çağını....vs nereye sığdıracağız? tamam belki 10-15 bin yıl kadar fark oluyordur devir süreleri arasında ama bir devrin 10 bin diğerinin 70 bin yıl sürdüğünü söylemek hangi mantığa dayanır?  Peki kitapta verilen "insan olarak 500 - 700 arası bedenlenme olur" bilgisi nereye sığar bu durumda? İçinde çıkılması zor bir konu doğrusu, tarihler ve rakamlar modern bilimin verilerine uymuyor.

Kitabın son derece olumlu yanları da var tabi. Her şeyden önce kitap, aynı türde olduğu söylenen, "kanal olma" "medyumluk" yoluyla yazıldığı iddia edilen kitapların çoğundan farklı ve bu açıdan önyargıyla bakılmaması gerekir bu kitaba. Kitap, gayet "bilimsel" bir üslupla yazılmış. tabi şimdi "ne bilimi yahu , spiritüelizm kitabı değil mi bu ne bilimsel üslubu?" denebilir. Ama işte öyle değil. Kitap gayet ciddi bir üslupla ve konular mümkün olduğu kadar somutlaştırılarak, mantık süzgecinden geçirilerek yazılmış, Hatta zaman zaman da bilimsel anlayışlara dayandırılmaya çalışılarak yazılmış ki bunu okurken hissediyorsunuz zaten. Yani benzerleri gibi okurken bir havada kalma, bir ciddiyetsizlik, bir peri masalı gibi kokusu almıyorsunuz, işte bu yönüyle benzerlerinden çok farklı bir kitap bu. Belki de "düzenleyen" Bedri Ruhselman'ın bilimsel terbiye almış bir dahiliyeci doktor olduğu için böyledir bu durum. Eserin içinde asla spiritüelizm mumbo jumbosu, sulandırılmış hop hop pop spiritüelizm / new age sözcükleri ve anlatımı asla bulamıyorsunuz. Hele ki "sevgi pıtırcıkları, altın çağ, pozitif enerji"...vs temalı polyannacı onlarca benzerinden 180 derece farklıdır kitap ve daha karanlık bir tablo çizmesiyle ezber bozar.


Kitabın en olumlu özelliği reenkarnasyon, enkarnasyon, ruh-varlık-beden ilişkisi, öz-bilginin nasıl yaratıldığı ve buna nasıl ulaşıldığı, düalite yasası gibi pek çok konuda mantıklı çıkarımlar yapması ve ayrıntıya girmesi. Doğrudur, yanlıştır tabi ki ayrı bir konu, ancak gerçekten de şu ana kadar okuduğum eserler arasında reenkarnasyonu ve enkarnasyonu ayrıca uykunun ve ölümün işlevini bu kadar detaylı (ve aynı zamanda mantıklı) şekilde açıklayan bir eserle daha önce karşılaşmamıştım doğrusu. Ayrıca, yine doğrudur yanlıştır bilemem ancak sözü edilen çeşitli metafizik kavramların; elektromanyetizm, manyetik alanlar... gibi bilimsel bir lisanla, bir mantığa, bir nevi maddesel / ayakları yere basan bir zemine oturtularak açıklanmaya çalışılması ilginç ve pozitif olmuş.


Kitap, pek çok konuyu son derece mantıklı ve daha da önemlisi üzerinde düşününce anlam ifade eder tarzda açıklıyor. Yani anlatılan, ayrıntılarıyla açıklanan bir konu üzerinde düşününce "gerçekten de ne kadar mantıklı" diyorsunuz. Örneğin kitabın dediğine göre evrende her güneş sistemindeki her gezegen aslında boşuna olmayıp, varlıkları aracılığıyla tekamül eden ruhların bir deneyim alanı... Örneğin bir gezegendeki taş bile gaz bile belli bir ruhun tekamülü için var ve varlığın henüz, örneğin, taş "bedenini" ya da vasıtasını yönetirken kazanması gerekli deneyimler için varolmuş. Mesela bizim güneş sistemimizdeki geri varlıklar bütün gezegenleri dolaşıp (taş olarak gaz olarak...vs) en son en tekamül etmiş gezegen olan dünyada doğuyor ve (zamanla) sistemin en tekamül etmiş varlığı insan haline geliyor.

Nedensellik sistemi de çok güzel anlatılmış. Örneğin bir kuş yumurtasının evreni yöneten bir varlık haline gelme yolunda geçireceği tekamül evrelerinin mantığı ve diğer varlıklarla uyumu çok güzel anlatılmış. Gözümüze son derece düzensiz bozuk gelen durumlar, örneğin birbirini yiyen canlılar, gayet mantıklı ve tatmin edici bir şekilde açıklanmış. Evrendeki idrakimizi çok aşan bu uyum, kuru kuru değil tatmin edici tarzda ve güzel örneklerle anlatılmış. Açıkçası meşhur "kötülük sorunu" konusunu ("problem of evil") kendi sistemi içinde, bu kadar güzel ve akla yatkın açıklayan başka bir felsefi ekole ya da esere henüz denk gelmedim diyebilirim. Kitapta adaletten kasıt da ceza değil örneğin. Bu konuda da orijinal. Ölen de öldürülen de ya vazife unsuruna ya da nefsaniyet unsuruna değer aktarılıp kıyas bilgisi oluşumuyla tekamül ediyor. Yani iyilik de kötülük de tekamül ettiriyor. Ancak nefsaniyet unsuruna yani aşağılara değer aktaranlar yani kötülük yapanlar otomatizme bağlanıyor ve acılar şiddetli izdiraplar yoluyla kıyas bilgisine ulaştırılıyor.
Kitaba göre evrende tesadüf diye bir şey yoktur. Tesadüf kelimesi, insanların neden-sonuç zinciri içinde belli halkaları çözememesine taktığı isimlendirmedir. Hakikatte tesadüf diye bir şey yok. Tesadüf ancak bizim kusurlu zihinlerimiz için var. Tesadüfün kapsamı da varlıkların algısına ve zihin gücüne göre değişir. Örneğin bir şempanze için yağmur yağması tamamen tesadüf olabilecekken bizim için çoğunlukla değildir. Yolda yürürken düşüp ayağımızı kırmamız bizim için "tesadüf" iken belki daha büyük manzarayı görebilen bir varlık için hiç de "tesadüf" değildir. İşte bizim şu anda "tesadüf" dediğimiz şeylerin neden-sonuç zinciri içerisindeki halkası evrende bizden çok daha gelişmiş varlıklar  tarafından çözülmüştür bile. Dolayısıyla bizim için "tesadüf" olan şey "onlar" için değildir. Belki de, şu andaki zihnimizle çözemesek de, hayatta / evrende her şeyin aslında "olması gerektiği" gibi olması gerçeğini, varlıkların ve hayatın olması gereken seviyeye gelmesi için tezahür etmesi gerekli olaylarla karşılaşmanın önemini sezebilmek tasavvuf felsefesindeki "tevekkül" ifadesinin gerçek anlamıdır.

Sonuç olarak, “İlahi Nizam ve Kainat” kitabı, hayat konusunda bazı olguları detaylı ve son derece mantıklı olarak açıklasa da “büyük sorular”ı yanıtlamaktan, büyük resmi göstermekten uzaktır. Yine de bu kitabın, okunmaya kesinlikle değer bir kitap olduğunu söyleyebilirim, insana farklı bakış açıları kazandıracaktır.

Vahdet-i Vücud meselesi ve "Ünite" Kavramı


Daha önce belirttiğim gibi, Bedri Ruhselman'ın hemen hemen bütün kitaplarında Vahdet-i Vücud görüşünü eleştirdiği görülür. Ona göre Allah ile her şeyin nihai noktada bir araya geldiğini düşünmek bile bir küfürdür. Bu görüşü, doğal olarak son kitap İlahi Nizam ve Kainat'a da yansımıştır. Buna göre Allah isimsiz sıfatsız tamamen ulaşılmaz, varlıklarla doğrudan hiçbir bağlantısı olmayan, tamamen "dışarıda" (bu kelime sembolik) bir güçtür. Varlıkların ya da maddenin yahut ruhların bir gün ona ulaşabileceğini düşünmek bile büyük bir hatadır Ruhselman'a göre.
Vahdet-i Vücut görüşü binlerce yıldır mistik felsefelerde ve çeşitli dinlerin ezoterik / mistik öğretilerinde sıklıkla savunulan bir görüştür ve "en yüksek gerçeklik" olarak nitelenir. Bu derin görüş hem Hint'te hem Çin'de hem Greklerde hem de büyük islam filozoflarında kendine yer bulmuş, evrensel bir görüştür. Neo-Spiritüelistler ise bu görüşü savunanları "yanlış anlamışlar" diye geçiştiriverirler. Spiritüelistlere göre bu görüşü savunanlar, "ünite" kavramı ile Allah'ı karıştırmışlar, "vahdeti vücud" deyip geçivermişlerdir. Ama belki de haklıdırlar? Aslında bu konuda bence iki ihtimalden söz edebiliriz:

Birinci İhtimal

İlk ihtimale göre diyebiliriz ki Ruhselman'ın bilgileri sadece bizim evrenimizin ünite bilgileri olduğundan, belki de eksiktir.

Öncelikle İlahi Nizam ve Kainat'a göre "ünite" kavramı nedir? Bizim kainatımızın son sınırıdır ya da bizim kainatımızın "enerji bedeni"dir, beynidir. Bütün icaplar, varlıkların ve ruhların idrak bütünlüğü, olanakları ünite noktasında bir olur, adeta tek bir enerji haline gelirler. Yani kitabın deyişiyle "evren" haline gelirler. Orası müthiş bir vahdet / birlik noktasıdır ama bu noktada İlahi Nizam ve Kainat kitabı bizi bir kere daha uyarır: "Aman ha sakın burayı vahdet-i vücud öğretisiyle karıştırmayın! asla öyle bir şey yok, bu birlik noktası sadece bizim kainatımızın birlik noktasıdır, güç merkezidir, diğer evrenlerle ilgili hele ki Allah ile ilgili söylenmiş bir söz yoktur burada". İşte böylece, Allah yine işin dışında bırakılmış, yine o "büyük" sorulara yanıt verilememiş olur.

Peki madem böyle, o zaman insanın aklına şu sorular gelmez mi? "Bütün evrenlerin ünitelerinin ya da ünite enerjilerinin birleştiği bir yer yok mu peki? Bu ünitelerin birbirleriyle bağlantısı nedir? Bütün kainatların ayrı ayrı ünitelerinin varolmasının anlamı nedir ve nihai noktada bu üniteler nereye doğru tekamül etmekteler?" İşte bu soruların yanıtı malesef kitapta yoktur. "Sizin sezgi gücünüz bile yetmez" iması vardır bu tip sorulara karşılık. Peki ya kainatların bu ünitelerinin / enerji bedenlerinin enerjisinin ve olanaklarının birleştiği yer de Tanrı denilen sonsuz enerjiyse? Başka bir deyişle, madem bir ünite bir evrenin enerji bedeni, bütün ünitelerin toplamının enerji bedeni neden Tanrı olmasın? Ya işte "Vahdet-i Vücud" görüşü gerçekte bu ise ve gerçekten de nihai gerçeklik ise? Ve her şeyin, bütün bunların nedeni, Tanrı denilen sonsuz enerjinin kendisine ayna olması, kendisini bilerek gerçekleştirmesi, deneyim silsileleri yoluyla bizzat kendisinin de tekamül etmesi ise? Böyle bir yorum çok çok daha kapsayıcı ve binlerce yıllık mistik öğretilerle de uyumlu olmaz mıydı? Bence olurdu ancak ne yazık ki bu tip görüşler neo spiritüelizme göre neredeyse "küfür"dür. Halbuki böyle kapsayıcı yorumların sanırım kimseye zararı olmaz.

Aslında bu duruma işte şu açıdan da bakabiliriz: İlahi nizam ve Kainat kitabının geldiği yer yani "Önder planı" zaten kitabın dediğine göre bizim ünitemiz...( Bizim kainatımızın ünitesi) Daha "yukarısı" zaten kapsanmıyor. Belki de bu nedenle daha yüksek bir vahdet bilgisi verilmemiştir ve bu yüzden de üstad Ruhselman, daha önceki kanaatlerinin de etkisiyle,  "yok öyle şey" demiştir kafa karıştırmamak için. Belki de daha yukarı bilgilerin insanlığa şu anda hiçbir faydası olamayacağını düşünmüştür. 

İkinci İhtimal

Belki de Bedri Ruhselman tamamen haklıdır ve çeşitli kültürlerde mistik metinlerdeki panenteizm gibi görünen öğretiler, Allah ya da Tanrı'nın kendisinden ziyade Ünite'yi tanımlamaktadırlar. Örneğin, mistik metinlerin en eskileri olan Upanişad'larda,  belki "Atman" denilen kavram yerine göre ya İNK'daki "varlık" kavramını ya da "Ünite" kavramını karşılıyordur. "Brahman" kavramı da İNK'da evrenimizde her zerrede bulunan, Ünite'den gelen külli ışığı ve Ünite'yi simgeliyordur belki.  Yani "her şey Brahman'dır" denirken belki de her şeyin Allah'ın ya da Tanrı'nın kendisi olmasından ziyade Ünite'nin kendisinin ışığı olduğu söyleniyordur. Aynı şekilde "Sen O'sun" ("Tat tvam asi") derken ya da "Enel Hak" derken  ya İNK'da evrende hem bir noktada hem de her yerde olduğu söylenen varlık kavramı kastediliyordur ya da her şeyin Ünite'nin / evrenin bir parçası olduğu söyleniyordur belki. Gerçekten de İNK'ya göre bir kuş yumurtası bile evrenin bir parçasıdır. Bu ikinci ihtimal hakkında daha sonra bu kısmı güncelleyeceğim. 

Kıyamet Öngörüleri

İlahi Nizam ve Kainat kitabındaki en ilginç bölümlerden biri de kitabın sonlarında geniş yer bulan kıyamet öngörüleridir. Buna göre bugüne kadar dünyada pek çok devre olup bitmiştir. Bir önceki devrede yaşanan, dinlerde "kıyamet" sözcüğüyle simgelenen bir dizi katastrofik olaylar neticesinde  koskoca Mu kıtası batmış, o devirde yaşayan insanların çoğu ölmüş dünyanın coğrafi görünümü de baştan aşağı değişmişti. Daha önce de belirttiğim gibi, her devrin sonunda yaşanan "kıyamet" olayları ile dünyanın çoğunun yok olması kitaba göre anlamlı, bir amaca hizmet eden bir olgudur. Bunun iki işlevi olduğu söylenebilir: Birincisi artık tekamüllerinin sonlarına gelmiş insanların yarı süptil aleme (cennete) uğurlanması, tam tersi geri varlıkların da ölemeyip yeni devreye başlamaları. İkincisi de başka gezegenlerdeki tekamüllerini tamamlayan pek çok varlığın dünyada en ilkel şekilde bedenlenme imkanına kavuşarak tekamüllerine devam etmeleri. İşte İNK'ya göre şu andaki devrenin de sonuna gelmiş bulunuyoruz ve kitaptaki imalardan çıkan bir hesaba göre de 2060'lı yıllarda içinde bulunduğumuz devir kapanacak. 

Peki her devrin sonunda devri sona erdiren,  "kıyamet" sembolüyle simgelenen katastrofik olaylara ne sebep olmaktadır?  Daha önce bahsettiğim gibi, dünyanın 400 katı büyüklüğünde olduğu söylenen ve yörüngesi on binlerce yılda bir dünyanın yakınları ile kesişen kaba bir gezegen. (Tabi ki bu gezegenin yörüngesi, amacı, dünyada kıyameti getirmesi...vs hepsi de vazifeli varlıkların kontrolünde, hepsi ayarlı ve amaçlı) Kitaba göre bu gezegen, burada ayrıntılarına hiç girmeyeceğim yollarla, dünyanın kutuplarını kaydırıyor hatta yerlerini değiştiriyor, iklim değişikliklerine, çok şiddetli depremlere, volkan patlamalarına, kilometrelerce yer yarılmalarına...vs neden oluyor ve nihayet öyle bir seviyeye geliyor ki çok şiddetlenerek birkaç günde dünyayı ve içindeki canlılar(ın çoğunu) adeta yutuveriyor.

Şu ana kadar keşfedilmemiş, yörüngesi ancak binlerce yılda bir dünya ile kesişen yabancı bir gezegen ve bu gezegenin dünyada meydana getirdiği çok büyük çapta olaylar, bunların sosyolojik, sosyokültürel etkileri...vs konusunu açıkçası ilk işleyen kişinin Zecharia Sitchin olduğunu sanıyordum daha önce. Bilindiği gibi kendisi bu konuyu detaylıca işlemiş, 1976 yılında yayımlanan ilk kitabında bu gezegenin "Nibiru" olduğunu söylemiş, ona "12. gezegen" ismini vermişti. Daha önce bu konuyu işleyen kimsenin olduğunu düşünmüyordum ta ki 1959 yılında yazılıp 2013 yılında yayımlanan İNK kitabını okuyana kadar. Ruhselman'ın, bu konuda Sitchin'in teorisine çok benzeyen şeyleri yazmasını çok şaşırtıcı bulmuştum ve "Ruhselman gerçekten hakiki bilgileri almış bu konuda galiba ve Sitchin'den 17 yıl önce bütün bunları bilip dile getirmiş" demiştim. Yani Sitchin'in kılı kırk yararak, Sümer tabletlerinin altını üstüne getirerek oluşturduğu teoriyi Ruhselman medyumdan bilgi yoluyla direkt almış olabilir miydi? [Bu arada "Nibiru" teorisi ve genel anlamda Sitchin'in teorileri bilim tarafından kabul edilmez, "pseudoscience" ("sahte bilim") ve "pseudohistory" (sahte tarih) olarak görülür. Bunu da belirtmek istedim.]

Konuyu araştırdıkça Ruhselman'ın bu teorisinin de orijinal olmadığını anladım. Güneş sistemindeki, yörüngesi çok uzun zamanda bir dünyanın yakınları ile kesişen ve yaklaştığında katastrofik olaylara sebep olan "bilinmeyen gezegen" (Planet x) teorisinin sahibi ve popülerleştireni Prof. Percival Lowell'dir. (İlk defa 1906 yılında atmış bu teoriyi ortaya)

Eski Amerikan gezetelerinden San Francisco Call'ın 26 Şubat 1909 sayısı "Unknown Planet to Cause Catastrophe" (Felakete sebep olan bilinmeyen gezegen) başlığı altında aşağıdakileri söyler:





Tabi Lowell'in bilinmeyen gezegeninin tam olarak ne yollarla "kıyamet" getirdiğini ya da kıyamet getirme mekanizmalarının ayrıntılarını bilmiyorum. Ancak İNK ile birebir benzeşen yönler şunlardır:

1) Güneş sisteminde yörüngesi çok uzun zamanda bir dünyanın yakınları ile kesişen bilinmeyen bir gezegen vardır.

2) Bu gezegen dünyaya her yaklaştığında katastrofik olaylara sebep olur, dünyadaki yaşamın çoğunu yok eder.

Tabi ki artık, Pluton'un da keşfedilmesiyle, Lowell'in teorisinin geçerli olmadığı kabul ediliyor günümüzde.

Ruhselman'ın kitabında detaylı olarak açıkladığı kutup kayması, manyetik etkiler, tufan, iklim değişiklikleri gibi "kıyamet" mekanizmalarını bilimsel bir dille izah etmeye çalışan çok daha eski kitaplar vardır. Örneğin aşağıdaki bölüm "The Apocalypse Unveiled"  isimli 1893 tarihli kitaba ait:



Anlatmak istediğim şey şudur: İlahi Nizam ve Kainat kitabında kıyamet ve "kıyamet mekanizmaları" ile ilgili söylenen şeyler orijinal değildir, zaten eskiden beri bilinen, söylenilegelen, ilgili eserlerde kendine geniş yer bulan açıklamalar / fikirlerdir. Ancak bu noktada kitaba haksızlık etmek istemiyorum. Daha önce başka hiçbir kitapta, hem amaç hem anlam hem de mekanizmalar açısından, "dünyanın devre sonu" konusunda bu kadar ayrıntıya girildiğini görmemiştim. Gerçekten de kitabın son 70 sayfası, hem dinlerdeki "büyük semboller" denilen Nuh tufanı, kıyamet gibi olgulara getirilen mantıklı açıklamalar açısından hem dinlerin mecburen,  o dönemlerin realitesi olan korku öğesini kullanarak olması gerekli olan otomatizmleri yaratmaları işlevinden bahsedilmesi açısından ( şimşek / "gürgür baba" örneği çok hoşuma gitti) hem de "kötülük problemi"ne mantıklı açıklamalar getirilmesi açısından beni en çok etkileyen bölümdü diyebilirim. Kitabın bu son bölümünü, Max Richter'ın "On the Nature of Daylight" isimli muhteşem müzik eseri eşliğinde okudum ve gerçekten de tüylerim diken diken oldu diyebilirim. Çünkü anlatılan bu "devre sonu" (kıyamet) konusu gerçekten de mantıklı ve ciddi olarak anlatılmış, anlatımda herhangi bir yumuşatmaya gidilmemiş ancak diğer yandan da kitap, bu "kıyamet" olgusunun gerekliliği konusunda okuyucuyu ikna etmeyi bence başarmış. Her ne kadar bu bölüm oldukça ağır ve karamsar bir tablo çizse de sonunda "cennet" sembolüyle anlatılan "yarı süptil alem" ve orada duyulacak mutluluk (ve sonra vazife planı mutluluğu), hayatlar boyu peşinden koşulan ama gerçek manasıyla hissedilemeyen sevginin hakiki manasının orada bulunacağının söylenmesi,  tıpkı buz gibi dondurmanın üzerine dökülüveren sıcak çikolata gibi okuyucunun ruhunu rahatlatıp sevinçle dolduruyor doğrusu.

Ruhselman'ın kitaplarındaki bazı bilimsel hatalar


Bedri Ruhselman, 1946'da yayınlanan ilk kitabı "Ruh Ve Kainat" ta (Yani "İlahi Nizam ve Kainat" kitabından yaklaşık 13 yıl önce yazılan ilk kitabı) özet olarak şunları söylüyor:

Kitaptaki iddia: Üstadlarımız, hava basıncının güneşten uzaklaştıkça hafiflediğini söylüyor

1940'lı yıllarda böyle sanılıyordu ancak artık bu işin böyle olmadığını ve bu genellemenin asla yapılamayacağını, doğru olmadığını biliyoruz.

Kitaptaki iddia: Jüpiterdeki basınç dünyaya kıyasla daha hafiftir ve Jupiter'in 10 tane uydusu vardır.

Ruhlardan gelen ve 1940'lı yıllardaki astronomik bilgileri yansıtan bu bilgiler de yanlıştır. Jupiter'deki hava basıncı (Atmospheric pressure) 10 bar iken dünyada bu oran 1 bar dır. Ayrıca Jupiter'deki yer çekimi gücü, dünyadakinden 2.5 kat daha fazladır. 1940'lı yıllardaki genel görüş, güneşten uzaklaştıkça gezegenlerdeki hava basıncı azalır"şeklindeydi ve "üstat" ruhlardan gelen bu bilgiler de o dönemki görüşleri yansıtmıştır. Jupiter'in 10 tane değil keşfedilen 67 tane uydusu vardır. Tabi 1979'da fırlatılan Voyager uzay aracından önce, 1940'lı yıllarda, Jupiter'in 10 tane uydusu var sanılıyordu. Ruhlardan gelen bilgiler de tabi ona göre oldu.

Kitaptaki iddia: Satürn'ün dokuz tane uydusu vardır. 

Satürn'ün 9 değil keşfedilen 62 tane uydusu vardır. Ancak 1980'li yıllarda gönderilen Voyager araçlarından önce gerçekten de sadece 9 uydusu olduğu düşünülüyordu.

Kitaptaki iddia: Dünyadaki 100 kiloluk bir nesne Uranüs'te 1 kilodur. Dünyada 1000 kilo gelen bir şey Neptün'de 2 kilodur 

Uranüs'ün yerçekimi, hava basıncı ve daha pek çok etmen işin içine katıldığında, günümüzdeki astronomi bilgileriyle, biliyoruz ki dünyada 100 kiloluk bir cisim Uranüs'te bir kilo değil yaklaşık 89 kilo gelir. (%89). Dolayısıyla hiç de üstat ruhun iddia ettiği gibi kayda değer bir fark yoktur.

http://www.universetoday.com/18962/mass-of-uranus/

Dünyada 1000 kilo gelen bir cisim ise Neptün'de daha fazla 1140 kilo gelir. Yani üstat "ruh"un dediğinin tam tersi, çok daha az değil daha fazla. (1 kg değil 1140 kg):

http://www.universetoday.com/21639/gravity-on-neptune/

Kitaptaki iddia: Üstad,  astronomların bilgilerini düzeltiyor bazı konularda

Verilen bilgiler, günümüz astronomi bilgilerine göre yanlış olup 1940'lı yıllardaki astronomi bilgilerini yansıtmaktadır.

Kitaptaki iddia: Ayın görünen ve görünmeyen tarafında 100 -120 derece ve bazen daha da fazla sıcaklık farkı var.

"Üstat" ruhlardan gelen bu bilgi de yanlıştır. Gerçekten de kitabın yayınlandığı 1940'lı yıllarda, ayın bir yüzü dünyaya hiçbir zaman görünmediği için, "Ayın karanlık tarafı" şeklinde adlandırılıyordu ve insanlarda güneş ışığını hiç almadığı şeklinde bir algı oluşuyordu. Bu algı 1959 yılında Sovyet Luna 3 aracı tarafından "karanlık" denilen yüzün fotoğrafı çekilene kadar sürdü.

https://en.wikipedia.org/wiki/Far_side_of_the_Moon#Definition

Günümüzde biliniyor ki, ayın bize görünen tarafı da bize görünmeyen tarafı da ortalama aynı miktarda güneş ışığı almaktadır ve bu nedenle iki taraf arasında "100-120 ve bazen daha fazla" şeklinde sıcaklık farkı yoktur.


Şimdi, ister istemez insanın aklına şu sorular geliyor: Eğer bu üstat ruhlar daha güneş sistemimizi çözemediyse ve ancak 1940'lı 50'li yıllardaki astronomi bilgilerine sahipseler ve verdikleri çeşitli bilgiler günümüzdeki modern astronomi bilgilerinin zıttıysa yani 1940'lı yıllardan kalmışsa, bu ruhlara evrensel konularda nasıl güvenebiliriz? En iyisi bu tip verilere "kutsal kitap" muamelesi yapmamak. 

Şu nokta da önemlidir: Ruhselman'ın "Ruh ve Kainat" (1946) isimli kitabındaki pek çok bilgi, 13 yıl sonra derlediği "İlahi Nizam ve Kainat" kitabındaki bilgilerle örtüşse de bazı açıklanması çok zor çelişkiler de vardır. Örneğin Ruh ve Kainat kitabına göre, daha doğrusu o kitaptaki "üstad ruh"a göre Mars'ta ve Ay'da dünyadakinden daha gelişmiş / daha tekamül etmiş varlıklar hatta "insanlar" bulunmaktadır! Kitap, üstad ruhun açıklamalarını tırnak içine alıp özet olarak şu iddialarda bulunur:

Ruh ve Kainat'taki iddia: Mars'ta, dünyadaki insana benzer insanlar yaşar ve oradaki insanlar dünyadakilerden biraz daha ileridirler.  Onların altıncı duyuları vardır mesela, bu şekilde birbirleriyle uzaktan görüşebilirler"  

Ruhselman, üstad ruhtan aktardığı bu kanal bilgisinden sonra kitabında özetle şöyle söyler:

Ruh ve Kainat'taki iddia: Mars'ta doğa şartları dünyadakine kıyasla daha gelişmiştir bu da orada dünyadakinden daha tekamül etmiş varlıkların yaşamasına imkan vermiştir.

Ancak bu söylenenler, "İlahi Nizam ve Kainat" kitabında yazılanlarla tamamen çelişiyor. İlahi Nizam ve Kainat kitabı açıkça güneş sistemimizin en tekamül etmiş gezegeninin Dünya olduğunu söyler ve Mars'ta ya da başka bir gezegende bırakalım dünyadakinden daha gelişmiş varlıkların bulunmasını, dünyadaki kadar dahi gelişmiş / tekamül etmiş varlıkların asla olmadığını açıkça ifade eder. Bu noktada ruhçulardan şöyle bir itiraz gelir:

"İlahi Nizam ve Kainat kitabından önceki kitapların realitesi geçmiştir. Zaten bu nedenle Ruhselman, önceki kitaplarının tekrar basılmasını istememiştir. İlahi Nizam ve Kainat kitabı son sözdür bu konuda"

Ne var ki bu klasik yanıtın sorunu çözdüğünü söyleyemeyiz çünkü Ruh ve Kainat kitabındaki çelişkili bilgiler, Ruhselman'ın kişisel görüşlerinden kaynaklanmıyor. Kitap açıkça bu bilgilerin üstad ruhtan geldiğini ifade ediyor hatta bu bilgileri tırnak içinde veriyor. Yani iki kitap arasındaki 13 yıllık kısa bir sürede "üstad ruh"ların da mı realitesi değişti de eski bilgiler yenileriyle tamamen çelişkili hale geldi? Eğer Ruhselman'ın üstad ruhlar dediği varlıklar kendi güneş sistemimiz konusunda dahi tamamen yanlış bilgiler verebiliyorlarsa Ruhselman'ın diğer celselerine, mesela "önder planı" bilgilerine nasıl güveneceğiz?  Ya seviyesi "Önder Planı"ndaki varlıklardan yani bizim evrenimizin ünitesinden çok daha yukarıda olan ve İNK kitabında yazılanlardan bambaşka şeyler söyleyen kanal bilgileri günümüzde mevcutsa ve bunlar tıpkı Ruh Ve Kainat üstad ruhlarının Önder planı varlıklarıyla çelişen şeyler söylemesi gibi farklı şeyler söylüyorlarsa? Mesela ya Vahdeti Vücud'u savunuyorlarsa? Ya bunların "realitesi" İlahi Nizam ve Kainat kitabını da aşmışsa? Bundan nasıl emin olacağız? 

"İlahi Nizam ve Kainat" kitabındaki mucizevi bilgiler

Öte yandan kitapta, doğaüstü kabul etmekten başka henüz bir açıklamasını bulamadığım bilgiler de var. Gerçekten de "İlahi Nizam ve kainat" kitabı, içinde son derece mantıklı ve vizyon genişletici çıkarımlar olmasının yanında geçmişe yönelik insanı epey şaşırtan, hatta "mucizevi" denilebilecek, bilgilerin de bulunduğunu düşündüğüm bir kitap. İşte bunlardan sadece bir örnek:

Bilindiği gibi, Mu kıtası hakkında (tekrar hatırlatayım, modern jeoloji kabul etmez Mu kıtasını) en çok yazıp çizen şahıs James Churchward idi ve kendisi kitaplarında Mu'nun batış tarihi olarak "12 bin yıl" öncesini verirdi. "İlahi Nizam ve Kainat" eserinde ise Mu'nun batış tarihi olarak 70 bin yıl öncesi veriliyor. (google kitaplardan ve eski arşivlerden araştırabildiğim kadarıyla ruhselman'dan önce mu'nun batış tarihi konusunda 70 bin yıl önce gibi bir rakam dile getiren hiç yok, varsa yorumlarda belirtin lütfen) İNK kitabına göre işte 70 bin yıl öncesi, dediğim gibi bir dünya devrinin bittiği, dünyanın tabiri yerindeyse "resetlendiği" ve içindeki insanların pek çoğunun, çok ekstrem doğal afetlerle toplu halde öldüğü ("kıyamet", "nuh tufanı") tarih. Geriye kalan çok az sayıda insan ile yeni bir "devir" başlamıştı 70 bin yıl önce. (kitaba göre işte bu yeni başlayan devir de, tıpkı 70 bin yıl öncesinde olduğu gibi, 2060'lı yıllarda bitecek) kitaptaki bilgiler bu. Buraya kadar tamam. Geçen ay yabancı haber sitelerinde çok ilgimi çeken bir şey gördüm: 2005 yılında başlatılan çok kapsamlı bir genetik çalışmanın sonucu, "American Journal of Human Genetics"te yayınlanıyor. Araştırmanın sonucu şu: insan soyu 70 bin yıl önce "neredeyse" tükenmiş! Bunun da büyük ihtimalle ekstrem doğal afetlerle olduğu yazılmış, insan soylarının büyük ihtimalle bir araya gelerek yeniden çoğalmaya başladıklarından bahsedilmiş!

Link: 

http://www.foxnews.com/story/2008/04/25/study-humans-almost-became-extinct-70000-years-ago.html


Bu bilimsel araştırmanın sonucu beni gerçekten etkiledi ve araştırmanın sonucunun "ilahi nizam ve kainat" kitabında yazılanlarla (hem tarih olarak hem de olaylar ve insan nüfusu olarak) bu kadar örtüşmesi "tesadüf" sınırlarını bence çok aşıyordu. Başlarda "Ruhselman bunu yazarken bir yerlerden kesin esinlenmiştir" diye düşünüp hemen işe koyuldum: yabancı eski gazetelerde ve 1959 öncesi yazılan kitaplarda, yapabildiğim kadar, araştırma yaptım, 1959 yılı öncesi yazılan makalelerde, yapabildiğim kadar, günlerce arama yaptım, hatta ruhselman iyi fransızca biliyor diye, "belki fransızca bir kaynakta görmüştür böyle bir tarih" diye ilgili ifadenin fransızcasını da yazıp aramalar yaptım, ancak bir türlü "70 bin yıl öncesinde, insanların çok çok az sayıda kaldığı" ile ilgili, hatta içinde "70 bin yıl önce"sine tarihlenen önemli bir olaya atıf yapan bir yazıya, kitaba, makaleye ya da bilgiye de ulaşamadım. (var olduğu konusunda bir bilgisi olan varsa yorumlara yazsın lütfen) peki Ruhselman nereden almıştı bu bilgiyi? Bence en "skeptic" / şüpheci insanı bile şaşırtabilen kavramlara ve çeşitli bilgilere sahip "ilahi nizam ve kainat".

Artık yazıyı toparlayayım: Sonuç olarak, tekrarlamak gerekirse, genel anlamıyla ruhçuluk insana yeni bakış açıları kazandırabilir. "İlahi Nizam ve Kainat" kitabı da gayet güzel, insanın ufkunu açıcı bilgilere sahip, gayet gelişmiş bilgileri barındıran, benzerlerinin çok ötesinde bir kitaptır. Gerçekten de kitabın içindeki çeşitli öğretileri hayatımızda uygulamaya koyabilirsek daha huzurlu, diğer insanlara karşı daha duyarlı ve sevgi dolu bir insan durumuna gelme isteğimiz artabilir, hayatın fırtınaları karşısında da daha dayanıklı bir insan olabiliriz. Ancak yine de kitabın kendisine "kutsal kitap" muamelesi yapılmaması gerekir diye düşünüyorum çünkü kitabın eksiklikleri ve eleştirilecek kısımları da var gibidir. Ruhçuluk yoluyla alındığı söylenen ve birbirleriyle çelişen mesajlara da "vahiy" gözüyle bakmak ne kadar doğru bunun da sorgulanması gerekir.

Not: İlahi Nizam ve Kainat kitabını aşağıdaki linkten online olarak okuyabilirsiniz:

http://www.ilahinizamvekainat.com/index.php

Ancak yine de bu kitabı fiziksel olarak satın almanızı ve altını çizerek, yanlarına notlar alarak defalarca, tekrar tekrar okuyarak çalışmanızı öneririm.


                                                                                                       OZAN

9 Şubat 2017 Perşembe

Tanrı Niçin Yarattı? 1-2-3



“Büyük” soru: Tanrı niçin yaratmıştır?


1) GİRİŞ


Dünyaya geldik, öncesini ise hatırlamıyoruz. Hayatımızda şöyle bir geriye bakınca “başlangıç” noktamız, ancak hayal meyal hatırlayabildiğimiz, çoğu zaman onu bile başaramadığımız, çocukluğumuz… Doğduk, büyüdük, iyi ya da kötü, bir şekilde yaşamaya çalışıyoruz şu hayatta. Bazen dünyanın içine batıyoruz, bunalıp kalıyoruz bazen de dışarıdan gelen ufak tefek etkilerle mutlu oluyoruz. Yaşamımızı sürdürebilmek için, eğer çok rahat bir ailede ya da ortamda yaşamıyorsak, didiniyoruz, önce okulu bitiriyoruz sonra iş bulmaya çalışıyoruz sonra da evlenmeye… Yaşayabilmek için sürekli bir şeyleri başarmak zorundayız ve bu süreç, çoğumuz için, çoğunlukla hayal kırıklıklarıyla dolu bir didinme anlamına geliyor. Şartlardan dolayı ve çoğunlukla da aksini başaramadığımızdan olsa gerek, hayatın üzerinden bir kuş misali süzülür gibi, onun içine batmadan yaşamayı başaramıyoruz.


Bütün bu dünyasal koşuşturmalar içinde, kişilik yapımıza ve içsel dünyamıza da bağlı olarak, ara sıra aklımıza daha derin sorular da gelmiyor değil tabi. Özellikle kendimizle başbaşa kaldığımızda gelir aklımıza bazen bu tip sorular… Ya da gece yıldızlara bakarken, sakin huzurlu bir nehri seyrederken, yeşillikler içinde huzurla otururken, günbatımlarında gelir, aklımızın içinde zihnimizi çok fazla meşgul eden dünyasal bir şey olmadığında gelir.


Dünyasal Yaşamla ilgili, evrenle ilgili spiritüel manada sorduğumuz “derin” ve “büyük” sorular vardır. “Spiritüel” ifadesini kullandım çünkü bu sorular, inançlarımızın “dış” yüzeyleri, görünümleri ile ilgili değildir. Örneğin “şu sevap mıdır?” “bu günah mıdır?” “şu haram mıdır?” “cehennem nasıldır?” “cennete nasıl gideriz?” gibi sorulardan ziyade, hayatımızın anlamıyla, daha doğrusu yaşamın objektif anlamda manasıyla ilgili çok daha derin sorular vardır.


Örneğin, “nereden geldik, nereye gidiyoruz?” sorusu bu konuda oldukça ünlü bir sorudur. Bu soruya çeşitli dinsel ve felsefi sistemler farklı yanıtlar verirler. Mesela “Tanrı’dan geldik Tanrı’ya gidiyoruz” ya da “topraktan geldik, cennete veya cehenneme gidiyoruz” gibi. Fakat esas büyük soru “Tanrı her şeyi niçin yarattı?” sorusudur. Yani bütün evren(ler), galaksi kümeleri, galaksiler, güneş sistemleri, yıldızlar, gezegenler ve tabi ki canlılar niçin, ne amaçla yaratılmıştır? İşte subjektif (kişisel) hayatlarımızın objektif (herkes için geçerli) anlamı aslında bu büyük soruda yatmaktadır. Bu büyük soruya verilen yanıtlar, dünyasal amaçlar ve koşuşturmacalardan başka yaşamımızdaki esas anlamı da belirleyecek yahut ima edecek esas olgudur.


Bu “yaşamın anlamı nedir?” sorusuna materyalist ateistler ya da naturalistler birkaç yanıt verirler: Ya “yaşamamızın herhangi anlamı yoktur” şeklinde nihilist açıdan yaklaşırlar ya “herkes kendi anlamını kendisi yaratır” derler (yani herkes için geçerli objektif değil de subjektif anlamlar vardır derler) ya “mümkün olduğunca haz alıp yok olmak” şeklinde olaya hedonist pencereden bakarlar ya da “üremek ve nesli devam ettirmek” şeklinde “bilimci” ama ne kadar bir “anlam” olduğu tartışmalı yanıtlar verirler. Ben ise bu yazı dizimde dinsel ve felsefi sistemlerin, “yaşamın anlamı” ile de doğrudan alakalı “Tanrı niçin yaratmıştır?” şeklindeki bu büyük soruya verdiği yanıtları detaylı olarak incelemeye çalışacağım. Bölümler aşağıdaki gibi olacak:


1) Giriş
2) Semitik dinlerde “Tanrı niçin yarattı?”
3) Uzakdoğu dinlerinde “Tanrı niçin yarattı?”
4) Mitolojilerde “Tanrı niçin yarattı?”
5) Gnostisizm’de “Tanrı niçin yarattI?”
6) Felsefi sistemlerde ve mistisizmde “Tanrı niçin yarattı?”
7) New age ve spiritüelizm sistemlerinde “Tanrı niçin yarattı?”

2) Semitik dinlerde “Tanrı niçin yarattı?”


Öncelikle semitik dinlerde Tanrı deyince ne anlaşılır? Semitik / judeo-christian dinlerin Tanrı’sı, bizzat bu dinlerce şöyle tanımlanır:


a) Tanrı’nın her şeye gücü yeter. O ezelidir, başlangıcı yoktur; ebedidir, sonu yoktur. Evrensel zamana bağlı değildir o, dolayısıyla zamanın dışındadır. “Kuşbakışı” göz atarak sonsuza kadar uzanan geçmiş şimdi ve gelecek zamanları tek bir anda görebilir. O, sonsuz güç sahibidir, onun hiçbir şeye ihtiyacı yoktur.


b) Tanrı, sonsuz bilgi ve hikmet sahibidir


c) Tanrı, evreni yoktan yaratmıştır (creatio ex nihilo) (Bu “yoktan yaratılış” teorisi aslında Tevrat’ta açıkça bulunmaz sadece ima edilir. Katolik ve ortodoks hristiyanların kabul ettiği Deuterocanonical denilen (sonradan kanona eklenen) çeşitli apokrif metinlerde ve ayrıca islamın kutsal kitabı Kur’an’da ise bu görüş açıkça belirtilir.)


d) Tanrı evrene aşkındır ancak içkinliği sadece bilgisi iledir. Yani Tanrı yarattıklarından tamamen ayrıdır.


e) Tanrı, evrenin dışında oturan sonsuz güçlü bir kral gibidir. Evrenin dışındadır. Bunu belirtmek için genelde “yukarıda” benzetmesi ya da iması kullanılır semitik dinlerin kutsal kitaplarında. Örneğin Tevrat’ta Tanrı, Babil kulesini görebilmek için bulunduğu yerden “aşağıya iner” (Yaratılış / Genesis 11:5). Kur’an’da “gökteki” şeklinde ifadeler kullanılır. ( 67/17) Ancak buna ragmen onun gücü o kadar fazladır ki bilgisi o kadar “sonsuz”dur ki dünyada bir yaprak bile onun izni olmadan yere düşmez. Ayrıca Tanrı’nın (sonsuz güçlü) bir kral gibi düşünülmesi (Onun “melik” olması, tahtı, arşı var gibi benzetmeler kullanılması, kulları olması…vs) olgusu hem Musevilik’te hem Hristiyanlık’ta hem de İslam’da kendine yer bulur.


Peki Tanrı semitik dinlere göre evreni tam olarak neden / niçin yaratmıştır?


1. Yanıt: Tanrı her şeyi “yüceliği için” yarattı


Eski Ahit’te şöyle denir:


Yeşaya 43: 7 ‘Yüceliğim için yaratıp biçim verdiğim, Adımla çağrılan herkesi, Evet, oluşturduğum herkesi getirin’ diyeceğim.”


Bu yanıtın ne kadar yanıt olduğu tartışılır. Çünkü semitik dinlere göre Tanrı zaten ezeliyetten beri yani sonsuzdan beri sonsuz yüceliktedir. Evreni ve insanları yaratması sonsuz yüceliğinin üzerine eklemez çünkü yüceliğinde herhangi bir eksik yoktur ya da yüceliği “gelişime açık” bir olgu değildir, zaten mükemmeldir. Böyle olunca da “yücelik için yarattı” şeklinde bir ayet olması, “Tanrı niçin / ne amaçla yarattı” sorusuna yanıt olmaz.


2. Yanıt: Tanrı her şeyi ve insanları kendisine kulluk etmesi için yarattı


Semitik dinlerin kendi mantığı içinde, yaratılanın yaradana hizmet etmesi ve tapması son derece doğaldır. Çünkü semitik dinlerdeki tanrı anlayışı, sonsuz güçlü bir kral benzetmesi ve detaylı metaforu üzerine kuruludur. Tabi ki insanlık tarihinde pek çok krallık yönetimi geldi geçti ve bu yönetimlerde halkın öncelikli sorumluluğu krala doğrudan ya da dolaylı yollarla kulluk etmek, hizmet etmek idi. Doğal olarak, semitik dinlerdeki Tanrı da (sembolik bile olsa) arşı ve tahtı olan bir “melik” olduğuna göre, “insanları kendisine kulluk / hizmet etmesi için” yarattı denilir ve bu teoloji içinde savunulabilir. Ne var ki insanların krala hizmeti şarttır çünkü kral, “kral” dahi olsa ihtiyaçları olan bir varlıktır. Ancak Allah’ın hiç kimsenin hizmetine ve kulluğuna ihtiyacı olamaz çünkü kendisi mükemmeldir, sonsuz güçlüdür. Allah’ın kendisinde olmayan ve kullarının ona verebileceği hiçbir şey yoktur, kulların Allah’ta tamamlayacakları da herhangi bir şey yoktur.


3. Yanıt: Tanrı insanları denemek, imtihan etmek için, iyi kötü ortaya çıksın diye yarattı


Bu yanıt, her şeyin yaratılışının esas sebebini değil de daha çok insanın yaratılışından çok sonraki bir süreçte yapılan bir eylemin sebebini açıklar. Yani önce, bambaşka bir amaçla (bu amaç her ne ise) evrenler, galaksiler, yıldızlar, canlılar ve insanlar yaratılmıştır. Ancak daha sonra insanların dünya hayatı sınava tabi tutulmuştur.

Bunun neden “ilk yanıt” olamayacağını şöyle düşünerek de anlayabiliriz: Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan sonsuz güçlü Tanrı, tabiri yerindeyse, ezeliyette / sonsuzdan beri kendi sonsuzluğunda var olurken birden içsel yapısında değişim olmuş ve "Önce madde denilen şeyi yaratayım sonra evren denilen bir şey yaratayım sonra bir de melekler yaratayım ama içlerinden biri daha sonra şeytan olsun, ölüm diye bir olgu yaratayım ve şeytan da sonradan yaratacağım insan denilen varlığı saptırsın ve ölümle/günahla birlikte dünya hayatına düşsünler sonra da o insan soyunu deneyeyim, iyi kötü ortaya çıksın diye sınav edeyim, böylece bana inananları kurtarayım" şeklinde mi düşünmüş olabilir?


İkinci olarak, semitik dinlerin kendi teolojilerine göre sonsuz güçlü, zamanın dışında ve sonsuz bilgi sahibi bir varlığın yarattığı şeylerle ilgili “iyi-kötü ortaya çıksın” diye “beklemesine” ihtiyacı yoktur. Kendisi zamanın dışında ve sonsuz bilgi sahibi bir güç olduğundan, sonsuza kadar olacak zamanda iyi-kötü ne varsa başından beri en net şekilde zaten bilmektedir.


4. Yanıt: “Tanrı sevgidir”. Dolayısıyla Tanrı, insanlara sevgisini göstermek için yarattı


Bu yanıtı daha çok hristiyanlar verir. Çünkü İncil’de şöyle ayetler vardır:


1. Yuhanna 4: 7 “Sevgili kardeşlerim, birbirimizi sevelim. Çünkü sevgi Tanrı’dandır. Seven herkes Tanrı’dan doğmuştur ve Tanrı’yı tanır. 8 Sevmeyen kişi Tanrı’yı tanımaz. Çünkü Tanrı sevgidir…….. 12 Hiç kimse hiçbir zaman Tanrı’yı görmüş değildir. Ama birbirimizi seversek, Tanrı içimizde yaşar ve sevgisi içimizde yetkinleşmiş olur.”


Bu ayetler, güzel ayetler… Ancak bunlar “Tanrı niçin yarattı” sorusuna yanıt olabilir mi? İncil bu konuda bir şey söylemiyor fakat çeşitli hristiyanlar kendi yorumlarıyla, şunu savunurlar:


“Ayetlerde ‘Tanrı sever’ denmiyor. ‘Tanrı sevgidir’ deniyor! Dolayısıyla Tanrı’nın doğası sevgidir. Sevgi ise ancak seven ve sevilen şeklinde bir ayrışma olursa mümkün olabilir / gerçekleşebilir. İşte Tanrı’nın evreni ve insanları yaratmasının sebebi de budur, sevgisini yansıtması / göstermesi gerekir”


İlk bakışta detaya inilmezse, bunlar kendi içinde mantıklı görülebilir. Ancak azıcık detaya inersek bu sorunun da yanıt olamayacağı bir gerçektir.


Öncelikle, hristiyanlık teolojisine göre (Judeo-christian teolojisi) madde ezeli değildir, Tanrı ezelidir ve sonsuz güçlüdür. Yani evrenden ve canlılardan (dolayısıyla insanlardan) bir ezeliyet kadar önce Tanrı mevcut idi. Peki o zamanlar Tanrı’nın doğası farklı mıydı? O zamanlar Tanrı “sevgi” değil miydi? (Çünkü yukarıdaki mantığa göre, seven/sevilen ayrışması yoktu) Ancak evren ve insanın yaratılışından sonra mı “Tanrı sevgidir” sözü gerçekleşti yani Tanrı’nın doğası değişti? Tabi ki hristiyan teolojisi buna “hayır Tanrı’nın doğası değişmez o ezeliyetten beri sevgidir” derler. (üçlü birlik kısmında göreceğiz)


“Tanrı = sevgi” ise ve Tanrı’nın doğa olarak “sevgi” olması için insanda bu sevgiyi yansıtması gerekiyorsa (ki gerekmiyor, birazdan üçlü birliği inceleyeceğiz) bu insanı Tanrı’nın doğasının bir parçası / bir zorunluluk yapar ve böylece insanın da Tanrı gibi ezeli olması gerekirdi. İnsan ya da canlılar olmadan da “Tanrı=sevgidir” denilebiliyorsa o zaman sonsuz hikmetli, güçlü bir Tanrı’nın sevgisi de tam, sonsuz ve mükemmel olacağına göre, insanı “sevgi için yaratması”nın bir anlamı kalmamaktadır.


Gerçekten de hristiyanlık teolojisinde Tanrı ezelden beri sevgidir ve bu sevgi tam / mükemmel bir sevgidir. Dolayısıyla bu sevginin bir şekilde gerçekleşmesi ya da tamamlanması için evrene, canlılara, insana gerek yoktur. (Yani “Tanrı sevgisini göstermek için insanı yarattı” sözü böylece yanıt olma niteliğini yitirir)


Biraz daha detaya girelim, hristiyanlık teolojisinde Tanrı nasıl “ezelden beri” sevgi olabilir? Tanrı kimi seviyor? Bunu anlamak için “üçlü birlik” (teslis) inancını iyi bilmek gerekir. Tanrı, hristiyanlara göre ezelden beri, kendi içinde, üç farklı kişiliğe sahip tek bir Tanrı olarak var olmaktadır: Baba, Oğul ve Kutsal Ruh… Bunlar üç farklı Tanrı değildir ya da “Tanrı’nın parçaları” değildir. Bunlar, tek Tanrı’nın içindeki üç farklı bilinç merkezidir, benliktir ya da kişiliktir. Üçlü birlik inancı aşağıdaki resim ile açıklanabilir:

                                 




Perichoresis – Tanrı’nın üç benliği arasındaki mükemmel ilişki ve sevgi akışı


Eski kilise babalarından teolog Augustine şöyle der:


“Teslisi görünce orada sevgiyi de görürsünüz. Çünkü teslisteki üç kişilik hem sevilen hem seven hem de sevgidir” (2)


Hristiyan teolojisine göre Tanrı’nın üç benliğinin (Baba, Oğul, Kutsal Ruh) arasında ezelden beri devam eden bir ilişki, sevgi ve enerji akışı vardır. (3) Teologlar bu “sevgi akışı”nı Grekçe “Perichoresis” ifadesiyle tanımlarlar. Çeşitli teologlar bunun için “social trinity” ifadesini de kullanmış. İncil’de şu tipte ayetler vardır:

Yuhanna 17 24b: “Çünkü dünyanın kuruluşundan önce sen beni sevdin.”


Yuhanna 5:20 “Çünkü Baba Oğul’u sever ve yaptıklarının hepsini O’na gösterir.”


Öylese şu sonuca varabiliriz: Tanrı, evreni ve insanları “sevgisini göstermek”, “sevgisini paylaşmak” için yaratmış olamaz. Çünkü gördüğümüz gibi, Tanrı’nın üç benliği arasında ezelden beri devam eden tam ve mükemmel bir sevgi akışı, paylaşımı ve sevgi ifadesi zaten vardı. Yani hristiyan teolojisine göre, Tanrılığın içinde hem seven hem de sevilen unsurlar ezelden beri mevcuttur çünkü bu Tanrı’nın doğasıdır. Dolayısıyla insanoğlunun, üçlü birliğin kişileri arasında ezelden beri devam eden bu zaten tam ve mükemmel olan sevgi akışına, sevgi paylaşımına ekleyebileceği mantıken hiçbir şey olamaz.


1- Fotoğrafın kaynağı: http://www.sesbulutu.com/hakkinda.php?q=07


2- Cobb, J. B., Ives, C., & Abe, M. (1990). The Emptying God: a Buddhist-Jewish-Christian conversation (s.119). Maryknoll, NY: Orbis Books.


3- Cook, M. L. (2010). Trinitarian Christology: the power that sets us free (s.74-75). Mahwah, NJ: Paulist Press.


3) Uzakdoğu dinlerinde “Tanrı niçin yarattı?”

Uzakdoğu dinlerinde Tanrı kavramı ve Tanrı’nın nitelikleri, semitik dinlerdeki kadar kesin ve keskin sınırlarla belirlenmemiştir. Tanrı, çok daha soyut bir enerji bütünlüğü olarak görülür bu dinlerin çoğunda. Semitik dinlerdekinin aksine, Tanrı evrenin üzerinde, “göklerde” oturan, tahtı, arşı, kulları…vs olan bir kral gibi betimlenmemiştir ya da sembolleştirilmemiştir.


Bu dinlerdeki Tanrı algısının semitik dinlerdekinden en önemli farkı da Tanrı’nın evrenden ve içindekilerden tamamen ayrı olduğunun düşünülmemesidir. Öyle ki Tanrı denilen enerji, hem evreni oluşturan ya da evren olarak tezahür eden şeydir hem de ondan da fazlasıdır. Yani Tanrı denilen olgu tam anlamıyla hem içkin hem de aşkın bir enerjidir. Dolayısıyla denilebilir ki Tanrı = evren + fazlasıdır. Başka bir ifadeyle bütün bir evren ve içindekiler, Tanrı’nın / Tanrılığın içinde tezahür eden görünümlerdir. Tıpkı dalganın, suyun tezahüründen başka bir şey olmaması gibi. Bu görüş, çok daha sonra “panenteizm” sözcüğüyle batı felsefesinde kavramlaştırılmıştır. Devi Gita’nın da dediği gibi “Bütün bir evren ve her şey benim içimde örülegelmektedir. İçinde ben olmayan bir şey olduğunu söylemek, kısır bir kadının öz oğlu ifadesini kullanmak kadar anlamsızdır.” Bu görüşle bağlantılı olarak, diyebiliriz ki genel olarak Uzakdoğu dinlerinin “yaratılış” kelimesiyle ifade ettiği şey semitik dinlerdekiyle aynı değildir. “Yaratılış” kelimesiyle kastedilen daha çok Tanrı’nın evreni kendi içinden tezahür ettirmesi ya da Plotinus’un, Ibn Arabi’nin, Farabi’nin ve İbni Sina’nın savunduğu gibi, evrenlerin Tanrı’dan sudur etmesidir. (“Sudur nazariyesi” / “emanation”)


Semitik dinlerdekinin aksine, genel olarak Uzakdoğu teolojilerine göre “kurtuluş” da Tanrı’nın neredeyse bütün genel ve özel hayatı düzenleyen kurallarına uyup ona (“gerçek” Tanrı’ya) inanmakla ve tapınmakla gerçekleşmez. Kurtuluş, kişinin kendi içinde çıkacağı yolculuk ile kendisini keşfetmesi, kendisini gerçekleştirmesi, kendisinin ve her şeyin aslında Tanrı’dan başka bir şey olmadığını fark etmesi, böylelikle kendisini bütün canlılarda, bütün canlıları da kendisinde görebilmesi (1) ve doğayla / evrenle tam uyum içinde yaşamaya başlamasıyla (2) gerçekleşir.


Uzakdoğu dinlerinin bu tarzdaki görüşleri mistisizmi, spiritüelizmi, new age inançlarını ve hatta semitik dinlerin ortodoks olmayan mistik ekollerini de (Kabala, tasavvuf felsefesi...vs) derinden etkilemiştir.


Uzakdoğu dinlerinin ilgili soruya verdiği yanıtlar genelde birbirini dışlar tarzda değil içerir tarzdadır. Yani belli bir uzakdoğu dini ya da o dinin belli mezhepleri / okulları, bir yanıtı kabul edebilecekleri gibi bütün yanıtların geçerli olduğunu da söyleyebilirler


1. Yanıt: Tanrı’nın kendi doğasını açığa çıkarmak, ifade etmek için evren tezahürü, mekanik olarak / doğal olarak ortaya çıkmıştır


Bu görüşü savunanlar “güneş” ve ısısı / ışığı örneğini sıklıkla kullanırlar. Güneşi ışığı ve ısısı olmadan düşünebilir miyiz? Güneşi "güneş" yapan unsur, ışınları ve ısısıdır. Diyebiliriz ki güneşin ısısı ve ışığı, güneşin kendisini ifade etmesidir, kendi doğasını ve potansiyelini açığa çıkarmasıdır. İşte evren (ve içindekiler) de Tanrı’nın kendisini ifade etmesidir. Işığın ve ısının, güneşin vazgeçilmez ve "zorunlu" bir "olgusu" olması gibi, nihai anlamda bir “hayal” (maya) olan evren de Tanrı'nın vazgeçilmez ve zorunlu bir olgusudur. Isının ve ışığın güneşin doğasından yayılan bir sonuç olması gibi, evrenler ve içindeki canlılar da Tanrı'nın bizzat doğasından yayılan bir sonuçtur. Evren, Tanrı`nın kendisini, yine kendi içinden, gerçekleştirme sürecinin sonuçlarından biridir ve “bu süreç sonsuzluktan beri tekrarlanmaktadır” denir.


Örneğin Taoizm’de, Tao Te Ching’e göre her şey Tao denilen gizemli bütünlüğün tezahüründen ibarettir, Tao’nun kendisi “isimsiz”dir ancak evren olarak tezahür ettiğinde “adlandırılabilir” yani kavranılabilir olur. (3) Böylece Tao, kendisini ifade eder. Tıpkı güneşin ısı ve ışığıyla kendisini ifade etmesi gibi. (4)


2. Yanıt: Tanrı, kendisini bilmek ve / veya deneyimlemek ve gerçekleştirmek için evreni ve içindekileri tezahür ettirmiştir


Bu görüşlere göre Tanrı, başlangıçta kendisinin bilincinde olmayan ancak potansiyel olarak sonsuz bilinç olan bir enerjidir ve kendisinden başka hiçbir şey olmadığı için kendisinin farkında değildir, tıpkı doğası “aydınlık” olan ışığın, üzerinde yansıyacak bir “şey” olmadığı zaman paradoksal olarak “karanlık” olması gibi. Tıpkı "dalga" kavramını potansiyel olarak içinde barındıran durgun suyun "durgun su" durumundan çıkarak dalga halinde tezahür etmeden dalga kavramının olura dönüşmemesi gibi. Tıpkı john Locke'ın "her şeyi gören göz, bir yansıtıcı olmaksızın kendini göremez." sözündeki mantık gibi. İşte Tanrı'nın kendisini bilmesi için bir aynaya gereksinim vardır ve emanasyon yoluyla evren ve içindeki canlılar olarak tezahür ya da sudur eder. Böylece Tanrı denilen sonsuz potansiyel, potansiyeli olduğu şeyleri açığa çıkarmaya, kendisini gerçekleştirmeye, kendisini deneyimlemeye başlar ve evrenler, canlılar olarak tezahür eder. Dolayısıyla insan ve evrenlerdeki diğer zeki yaşam formları, Tanrı'nın bilincinin açığa çıkmasıdır ve Tanrı'nın kendisine ayna olmasıdır.


Bu görüşler daha sonra neredeyse bütün mistik sistemleri ve felsefeleri, spiritüelizmi ve new age inançlarını da derinden etkilemiştir. Carl Sagan gibi pek çok “koyu” bilim insanı ayrıca günümüzdeki, materyalist olmayan ve bu konularda yazan pek çok fizikçi de buna benzer fikirleri dile getirmişlerdir. (Bernard Haisch, Fred Alan Wolf, Amit Goswami, Bruce Rosenblum gibi) Örneğin Carl Sagan şöyle der:


Bizler, evrenin kendisini bilme yollarından biriyiz.” (5)


Hinduizm’de, MÖ 900 – 600 yılları arası bir zamanda yazıldığı düşünülen Brihadaranyaka Upanişad’ta şöyle denir:


“O, kendisini her bir görünüme dönüştürdü. Bütün görünümler, onu bilinir kılmak içindir. O, ‘maya’ sayesinde pek çok olarak görünümlere kavuşur.” (2.5.19)


Bu “dönüşme” işlemini uygulayan Tanrı’dır ve Upanişad felsefesine göre evrende Tanrı’dan başka da bir şey yoktur. “Sen O’sun” ya da “Ben O’yum” şeklindeki anlayış en eski ifadesini Hint dinlerinde bulur. Dolayısıyla bu teolojiye göre evrende Tanrı’dan başka bir şey yoksa Tanrı bu “kendisini dönüştürme” işlemiyle kendisini kime bilinir kılacaktır? Tabi ki yine kendisine… Ünlü Advaita felsefesi (Hint ikilik dışı felsefesi) üstadlarından Swami Paramarthananda, hacimli Brihadaranyaka Upanişad tefsirinde bu ayet hakkında şöyle der: “Burada, görünüşe bakılırsa, Brahman kendisini bilmek istemektedir” (“Here, Brahman wanted to know itself it seems”) (6)


6. ve 12. yüzyıllar arasında tamamlandığı sanılan Yoga Vasistha isimli Hint felsefe metni şöyle der:


“Işığın (gözüken ışığın) yansıtıcı ajanlar olmadan görülememesi gibi sonsuz bilinç de ancak çeşitli bedenler aracılığıyla kendisini ortaya çıkarır.” (7)


Hint felsefesinde Vedanta yorumcularından biri olan Vallabha Upanişadları, Bhagavad Gita’yı ve Brahma Sutralarını yorumlayarak Shuddha Advaita (Saf ikilik ötesicilik ya da saf monizm) adı verilen bir sistem geliştirmiştir. Bu sisteme göre Tanrı’nın maya gücü “hayal” değil gerçektir. Yani diğer Vedanta sistemlerinin çoğunda evren bir ilüzyon kabul edilirken Vallabha’nın sisteminde maya, Tanrı’nın deneyimleme gücünü ifade eder ve gerçektir, “maya” da Tanrı’nın içindedir / Tanrı’dan ayrı değildir. Evrendeki istisnasız her şey, maya dahil, Tanrı’nın gerçek tezahürüdür.


Vallabha’nın sistemine göre Krişna, maya enerjisi sayesinde, kendisinin içinden, kendisinden farkı olmayan sayısız bireysel canı (Jiva) kendisine yabancılaştırarak onların ayrı egolar, ayrı bireysellikler olarak ortaya çıkmalarını sağlar ve bu bireysellikler doğum ölüm döngüsüne tabi tutulur. Hint metinlerinde bunun bir “Lila” (Tanrı’nın bir nevi kozmik oyunu) olduğu söylenir. Peki Tanrı bunu neden yapar? Vallabha bunu açıklarken yukarıdaki Brihadaranyaka Upanişad (2.5.19) ayetini gösterir ve yorumlar.


Ona göre Tanrı, potansiyel olarak sonsuz ayrışmamış bilinç olsa da kendi kendisinin tam farkında olabilmesi için kendiliğinden ayrı gözüken, kendiliğinin dışında “ayna” gibi başka ikinci “şey” lere ihtiyaç duyar. İşte kendisini yine kendisine bilinir kılmak için “lila” yani kozmik oyun başlar. Böylece sayısız bireysel Jiva (can) bilinç birimleri (yani canlılar) sayesinde Tanrı kendi kendisinin farkında olur. Tanrı’nın kendisini tam olarak gerçekleştirmesi, bilmesi ve bilinçsiz birlikten tam bilinçli birliğe geçmesi ise ancak evrenlerdeki her türlü yaşam formunun ruhsal olarak aydınlanması ve Tanrı’dan farklı olmadığını anladığı (tasavvuftaki "Enel Hak") bilinç frekansına erişmesi ile (Yani tasavvufun deyişiyle "kamil insan" olması ile) mümkün olur. (8)


Taoizm’e göre varlıktan önce mutlak gizem olan bir tekillik vardı. Çinliler buna T’ai Chi der. Bu mutlak tekillik, zamansızlıkta bir anda kendisini bilmek, kendisinin farkına varmak ister ve ilk kutupluluk böylece tezahür eder. Yin ve Yang’in ilk tohumları böylece atılmış olur. Sonrasında her şey Yin ve Yang tarafından oluşturulmaya başlanır. (9) Dolayısıyla en başta mutlak gizem olan tekillik, sembolik anlamda kendisini “suje” ve “obje” olarak bölerek ifade eder ve bu ifade ediş “zihin” “madde” gibi, ontolojik ya da epistemolojik açıdan fark etmez, neredeyse her kavramda bulunan ikilik / kutupluluk ile de kendisini gösterir. Böylece o tekilliğin kendisi hakkında bilinçli olma süreci “kutupluluk” ilkesiyle başlar. (10) (11)


Buddhizm’e gelirsek, öncelikle bilinmelidir ki Buddhizm içinde çok çeşitli ve birbirinden farklı okul vardır. Örneğin Theravada denilen ve sadece Pali Kanon’u (Tipitaka) kabul eden Buddhizm’de Tanrı ya da ruh anlayışı üzerinde hiç durulmaz. Ancak Buddhizm içinde Zen’i de doğrudan besleyen Yogachara (sadece zihin) gibi ekoller, ayrıca Shingon Buddhizm’i gibi dallar ve genel olarak Japon Buddhizmi içinde farklı anlayışlar vardır. Öncelikle yukarıda “sonsuz potansiyel” ile ifade ettiğimiz kavramın Mahayana Buddhizm’indeki karşılığı Tathagatagarbha ya da Dharmakaya’dır. Buna Buddhistler “hiçlik noktası” de derler. İşte bütün bir evren ve her şey bu olgunun tezahüründen, kendisini ifade etmesinden ibarettir çeşitli Mahayana okullarına göre. Lankavatara Sutra’da ise bu potansiyelin karşılığı her şeyi içine alan, her şeyin kendisinden çıktığı kozmik / bütünsel bir “Zihin” (Mind) kavramıdır.


Batıda en çok tanınan, en ünlü Buddhist ustalardan biri olan D.T. Suzuki, bu sınırsız potansiyele “kokoro” (Japonca “zihin”, “kalp”) dedikten sonra şöyle söyler: “Kokoro kendini bilmek ister………….. Kokoro’nun içinde aslında bununla ilgili özel bir niyet yoktur, o istek kendiliğinden oluşur.” (12)


Zen Buddhizm’inde “Alaya” kavramı tezahür etmemiş kozmik zihni simgeler. Suzuki’nin Lankavatara Sutra ile ilgili kitabında şöyle denir:


“Lankavatara Sutra’da Alaya, iyi kötü her şeyin deposu gibidir fakat kendisi nötrdür ve kendisinin bilincinde değildir. Çünkü içinde henüz herhangi bir ayrışma yoktur.” (13)


Mahayana Buddhizm’inde ve özel olarak Tibet Buddhizm’inde önemli bir kavram olan “sunyata” (boşluk) da bazen sonsuz potansiyel anlamında kullanılır. Suzuki şöyle söyler:


“Sunyata bizim aracılığımızla kendisini bilebilir”. (14)


1 - Hinduizm, İşa Upanişad


2- Taoizm – Tao Te Ching


3- Lao, Z. (2012). Tao te ching: the ancient classic (s.69). Chichester: Capstone.


4 -Ni, H. C. (1997). Entering the Tao: Master Ni's guidance for self-cultivation (s.13-15). Boston: Shambhala.


5- Sagan, C., & Head, T. (2006). Conversations with Carl Sagan (s.57). Jackson: University Press of Mississippi.


6 – http://arshaavinash.in/…/brihadaranyaka-upanisad-swami-par…/


7 - Venkatesananda, S. (1993). Vasiṣṭha's yoga (s.175). Albany, NY: State University of New York Press.


8 - Barz, R. (2007). Krishna: a sourcebook (s. 480-481) (E. F. Bryant, Ed.). Oxford: Oxford University Press.


9 - Wing, R. L. (2001). The Tao of power: a translation of the Dao de ching by Lao Zi (s. 14-15). New York: Broadway Books.


10 - Sabbadini, S. A. (2013). Tao te ching: a guide to the interpretation of the foundational book of taoism (s.36).


11 - Wolff, R. (2007). The popular encyclopedia of world religions (s.119). Eugene, Or.: Harvest House .


12 – Suzuki, D.T. (2014). Selected Works of D.T. Suzuki, Volume I: Zen (s.140) (R. M. Jaffe, Ed.). University of California Press.


13 - Suzuki, D. T. (1999). Studies in the "Lankavatara Sutra": one of the most important texts of Mahayana Buddhism, in wichi almost all its principal tenets are presented, including the teaching of Zen (s.197). Delhi: Motilal Banarsidass.


14 - Suzuki, D. T. (1956). Zen Buddhism, selected writings (s.263). Garden City, NY: Doubleday.


DEVAM EDECEK.


                                                                                              OZAN (Fırat ÖZ)