9 Şubat 2017 Perşembe

Tanrı Niçin Yarattı? 1-2-3



“Büyük” soru: Tanrı niçin yaratmıştır?


1) GİRİŞ


Dünyaya geldik, öncesini ise hatırlamıyoruz. Hayatımızda şöyle bir geriye bakınca “başlangıç” noktamız, ancak hayal meyal hatırlayabildiğimiz, çoğu zaman onu bile başaramadığımız, çocukluğumuz… Doğduk, büyüdük, iyi ya da kötü, bir şekilde yaşamaya çalışıyoruz şu hayatta. Bazen dünyanın içine batıyoruz, bunalıp kalıyoruz bazen de dışarıdan gelen ufak tefek etkilerle mutlu oluyoruz. Yaşamımızı sürdürebilmek için, eğer çok rahat bir ailede ya da ortamda yaşamıyorsak, didiniyoruz, önce okulu bitiriyoruz sonra iş bulmaya çalışıyoruz sonra da evlenmeye… Yaşayabilmek için sürekli bir şeyleri başarmak zorundayız ve bu süreç, çoğumuz için, çoğunlukla hayal kırıklıklarıyla dolu bir didinme anlamına geliyor. Şartlardan dolayı ve çoğunlukla da aksini başaramadığımızdan olsa gerek, hayatın üzerinden bir kuş misali süzülür gibi, onun içine batmadan yaşamayı başaramıyoruz.


Bütün bu dünyasal koşuşturmalar içinde, kişilik yapımıza ve içsel dünyamıza da bağlı olarak, ara sıra aklımıza daha derin sorular da gelmiyor değil tabi. Özellikle kendimizle başbaşa kaldığımızda gelir aklımıza bazen bu tip sorular… Ya da gece yıldızlara bakarken, sakin huzurlu bir nehri seyrederken, yeşillikler içinde huzurla otururken, günbatımlarında gelir, aklımızın içinde zihnimizi çok fazla meşgul eden dünyasal bir şey olmadığında gelir.


Dünyasal Yaşamla ilgili, evrenle ilgili spiritüel manada sorduğumuz “derin” ve “büyük” sorular vardır. “Spiritüel” ifadesini kullandım çünkü bu sorular, inançlarımızın “dış” yüzeyleri, görünümleri ile ilgili değildir. Örneğin “şu sevap mıdır?” “bu günah mıdır?” “şu haram mıdır?” “cehennem nasıldır?” “cennete nasıl gideriz?” gibi sorulardan ziyade, hayatımızın anlamıyla, daha doğrusu yaşamın objektif anlamda manasıyla ilgili çok daha derin sorular vardır.


Örneğin, “nereden geldik, nereye gidiyoruz?” sorusu bu konuda oldukça ünlü bir sorudur. Bu soruya çeşitli dinsel ve felsefi sistemler farklı yanıtlar verirler. Mesela “Tanrı’dan geldik Tanrı’ya gidiyoruz” ya da “topraktan geldik, cennete veya cehenneme gidiyoruz” gibi. Fakat esas büyük soru “Tanrı her şeyi niçin yarattı?” sorusudur. Yani bütün evren(ler), galaksi kümeleri, galaksiler, güneş sistemleri, yıldızlar, gezegenler ve tabi ki canlılar niçin, ne amaçla yaratılmıştır? İşte subjektif (kişisel) hayatlarımızın objektif (herkes için geçerli) anlamı aslında bu büyük soruda yatmaktadır. Bu büyük soruya verilen yanıtlar, dünyasal amaçlar ve koşuşturmacalardan başka yaşamımızdaki esas anlamı da belirleyecek yahut ima edecek esas olgudur.


Bu “yaşamın anlamı nedir?” sorusuna materyalist ateistler ya da naturalistler birkaç yanıt verirler: Ya “yaşamamızın herhangi anlamı yoktur” şeklinde nihilist açıdan yaklaşırlar ya “herkes kendi anlamını kendisi yaratır” derler (yani herkes için geçerli objektif değil de subjektif anlamlar vardır derler) ya “mümkün olduğunca haz alıp yok olmak” şeklinde olaya hedonist pencereden bakarlar ya da “üremek ve nesli devam ettirmek” şeklinde “bilimci” ama ne kadar bir “anlam” olduğu tartışmalı yanıtlar verirler. Ben ise bu yazı dizimde dinsel ve felsefi sistemlerin, “yaşamın anlamı” ile de doğrudan alakalı “Tanrı niçin yaratmıştır?” şeklindeki bu büyük soruya verdiği yanıtları detaylı olarak incelemeye çalışacağım. Bölümler aşağıdaki gibi olacak:


1) Giriş
2) Semitik dinlerde “Tanrı niçin yarattı?”
3) Uzakdoğu dinlerinde “Tanrı niçin yarattı?”
4) Mitolojilerde “Tanrı niçin yarattı?”
5) Gnostisizm’de “Tanrı niçin yarattI?”
6) Felsefi sistemlerde ve mistisizmde “Tanrı niçin yarattı?”
7) New age ve spiritüelizm sistemlerinde “Tanrı niçin yarattı?”

2) Semitik dinlerde “Tanrı niçin yarattı?”


Öncelikle semitik dinlerde Tanrı deyince ne anlaşılır? Semitik / judeo-christian dinlerin Tanrı’sı, bizzat bu dinlerce şöyle tanımlanır:


a) Tanrı’nın her şeye gücü yeter. O ezelidir, başlangıcı yoktur; ebedidir, sonu yoktur. Evrensel zamana bağlı değildir o, dolayısıyla zamanın dışındadır. “Kuşbakışı” göz atarak sonsuza kadar uzanan geçmiş şimdi ve gelecek zamanları tek bir anda görebilir. O, sonsuz güç sahibidir, onun hiçbir şeye ihtiyacı yoktur.


b) Tanrı, sonsuz bilgi ve hikmet sahibidir


c) Tanrı, evreni yoktan yaratmıştır (creatio ex nihilo) (Bu “yoktan yaratılış” teorisi aslında Tevrat’ta açıkça bulunmaz sadece ima edilir. Katolik ve ortodoks hristiyanların kabul ettiği Deuterocanonical denilen (sonradan kanona eklenen) çeşitli apokrif metinlerde ve ayrıca islamın kutsal kitabı Kur’an’da ise bu görüş açıkça belirtilir.)


d) Tanrı evrene aşkındır ancak içkinliği sadece bilgisi iledir. Yani Tanrı yarattıklarından tamamen ayrıdır.


e) Tanrı, evrenin dışında oturan sonsuz güçlü bir kral gibidir. Evrenin dışındadır. Bunu belirtmek için genelde “yukarıda” benzetmesi ya da iması kullanılır semitik dinlerin kutsal kitaplarında. Örneğin Tevrat’ta Tanrı, Babil kulesini görebilmek için bulunduğu yerden “aşağıya iner” (Yaratılış / Genesis 11:5). Kur’an’da “gökteki” şeklinde ifadeler kullanılır. ( 67/17) Ancak buna ragmen onun gücü o kadar fazladır ki bilgisi o kadar “sonsuz”dur ki dünyada bir yaprak bile onun izni olmadan yere düşmez. Ayrıca Tanrı’nın (sonsuz güçlü) bir kral gibi düşünülmesi (Onun “melik” olması, tahtı, arşı var gibi benzetmeler kullanılması, kulları olması…vs) olgusu hem Musevilik’te hem Hristiyanlık’ta hem de İslam’da kendine yer bulur.


Peki Tanrı semitik dinlere göre evreni tam olarak neden / niçin yaratmıştır?


1. Yanıt: Tanrı her şeyi “yüceliği için” yarattı


Eski Ahit’te şöyle denir:


Yeşaya 43: 7 ‘Yüceliğim için yaratıp biçim verdiğim, Adımla çağrılan herkesi, Evet, oluşturduğum herkesi getirin’ diyeceğim.”


Bu yanıtın ne kadar yanıt olduğu tartışılır. Çünkü semitik dinlere göre Tanrı zaten ezeliyetten beri yani sonsuzdan beri sonsuz yüceliktedir. Evreni ve insanları yaratması sonsuz yüceliğinin üzerine eklemez çünkü yüceliğinde herhangi bir eksik yoktur ya da yüceliği “gelişime açık” bir olgu değildir, zaten mükemmeldir. Böyle olunca da “yücelik için yarattı” şeklinde bir ayet olması, “Tanrı niçin / ne amaçla yarattı” sorusuna yanıt olmaz.


2. Yanıt: Tanrı her şeyi ve insanları kendisine kulluk etmesi için yarattı


Semitik dinlerin kendi mantığı içinde, yaratılanın yaradana hizmet etmesi ve tapması son derece doğaldır. Çünkü semitik dinlerdeki tanrı anlayışı, sonsuz güçlü bir kral benzetmesi ve detaylı metaforu üzerine kuruludur. Tabi ki insanlık tarihinde pek çok krallık yönetimi geldi geçti ve bu yönetimlerde halkın öncelikli sorumluluğu krala doğrudan ya da dolaylı yollarla kulluk etmek, hizmet etmek idi. Doğal olarak, semitik dinlerdeki Tanrı da (sembolik bile olsa) arşı ve tahtı olan bir “melik” olduğuna göre, “insanları kendisine kulluk / hizmet etmesi için” yarattı denilir ve bu teoloji içinde savunulabilir. Ne var ki insanların krala hizmeti şarttır çünkü kral, “kral” dahi olsa ihtiyaçları olan bir varlıktır. Ancak Allah’ın hiç kimsenin hizmetine ve kulluğuna ihtiyacı olamaz çünkü kendisi mükemmeldir, sonsuz güçlüdür. Allah’ın kendisinde olmayan ve kullarının ona verebileceği hiçbir şey yoktur, kulların Allah’ta tamamlayacakları da herhangi bir şey yoktur.


3. Yanıt: Tanrı insanları denemek, imtihan etmek için, iyi kötü ortaya çıksın diye yarattı


Bu yanıt, her şeyin yaratılışının esas sebebini değil de daha çok insanın yaratılışından çok sonraki bir süreçte yapılan bir eylemin sebebini açıklar. Yani önce, bambaşka bir amaçla (bu amaç her ne ise) evrenler, galaksiler, yıldızlar, canlılar ve insanlar yaratılmıştır. Ancak daha sonra insanların dünya hayatı sınava tabi tutulmuştur.

Bunun neden “ilk yanıt” olamayacağını şöyle düşünerek de anlayabiliriz: Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan sonsuz güçlü Tanrı, tabiri yerindeyse, ezeliyette / sonsuzdan beri kendi sonsuzluğunda var olurken birden içsel yapısında değişim olmuş ve "Önce madde denilen şeyi yaratayım sonra evren denilen bir şey yaratayım sonra bir de melekler yaratayım ama içlerinden biri daha sonra şeytan olsun, ölüm diye bir olgu yaratayım ve şeytan da sonradan yaratacağım insan denilen varlığı saptırsın ve ölümle/günahla birlikte dünya hayatına düşsünler sonra da o insan soyunu deneyeyim, iyi kötü ortaya çıksın diye sınav edeyim, böylece bana inananları kurtarayım" şeklinde mi düşünmüş olabilir?


İkinci olarak, semitik dinlerin kendi teolojilerine göre sonsuz güçlü, zamanın dışında ve sonsuz bilgi sahibi bir varlığın yarattığı şeylerle ilgili “iyi-kötü ortaya çıksın” diye “beklemesine” ihtiyacı yoktur. Kendisi zamanın dışında ve sonsuz bilgi sahibi bir güç olduğundan, sonsuza kadar olacak zamanda iyi-kötü ne varsa başından beri en net şekilde zaten bilmektedir.


4. Yanıt: “Tanrı sevgidir”. Dolayısıyla Tanrı, insanlara sevgisini göstermek için yarattı


Bu yanıtı daha çok hristiyanlar verir. Çünkü İncil’de şöyle ayetler vardır:


1. Yuhanna 4: 7 “Sevgili kardeşlerim, birbirimizi sevelim. Çünkü sevgi Tanrı’dandır. Seven herkes Tanrı’dan doğmuştur ve Tanrı’yı tanır. 8 Sevmeyen kişi Tanrı’yı tanımaz. Çünkü Tanrı sevgidir…….. 12 Hiç kimse hiçbir zaman Tanrı’yı görmüş değildir. Ama birbirimizi seversek, Tanrı içimizde yaşar ve sevgisi içimizde yetkinleşmiş olur.”


Bu ayetler, güzel ayetler… Ancak bunlar “Tanrı niçin yarattı” sorusuna yanıt olabilir mi? İncil bu konuda bir şey söylemiyor fakat çeşitli hristiyanlar kendi yorumlarıyla, şunu savunurlar:


“Ayetlerde ‘Tanrı sever’ denmiyor. ‘Tanrı sevgidir’ deniyor! Dolayısıyla Tanrı’nın doğası sevgidir. Sevgi ise ancak seven ve sevilen şeklinde bir ayrışma olursa mümkün olabilir / gerçekleşebilir. İşte Tanrı’nın evreni ve insanları yaratmasının sebebi de budur, sevgisini yansıtması / göstermesi gerekir”


İlk bakışta detaya inilmezse, bunlar kendi içinde mantıklı görülebilir. Ancak azıcık detaya inersek bu sorunun da yanıt olamayacağı bir gerçektir.


Öncelikle, hristiyanlık teolojisine göre (Judeo-christian teolojisi) madde ezeli değildir, Tanrı ezelidir ve sonsuz güçlüdür. Yani evrenden ve canlılardan (dolayısıyla insanlardan) bir ezeliyet kadar önce Tanrı mevcut idi. Peki o zamanlar Tanrı’nın doğası farklı mıydı? O zamanlar Tanrı “sevgi” değil miydi? (Çünkü yukarıdaki mantığa göre, seven/sevilen ayrışması yoktu) Ancak evren ve insanın yaratılışından sonra mı “Tanrı sevgidir” sözü gerçekleşti yani Tanrı’nın doğası değişti? Tabi ki hristiyan teolojisi buna “hayır Tanrı’nın doğası değişmez o ezeliyetten beri sevgidir” derler. (üçlü birlik kısmında göreceğiz)


“Tanrı = sevgi” ise ve Tanrı’nın doğa olarak “sevgi” olması için insanda bu sevgiyi yansıtması gerekiyorsa (ki gerekmiyor, birazdan üçlü birliği inceleyeceğiz) bu insanı Tanrı’nın doğasının bir parçası / bir zorunluluk yapar ve böylece insanın da Tanrı gibi ezeli olması gerekirdi. İnsan ya da canlılar olmadan da “Tanrı=sevgidir” denilebiliyorsa o zaman sonsuz hikmetli, güçlü bir Tanrı’nın sevgisi de tam, sonsuz ve mükemmel olacağına göre, insanı “sevgi için yaratması”nın bir anlamı kalmamaktadır.


Gerçekten de hristiyanlık teolojisinde Tanrı ezelden beri sevgidir ve bu sevgi tam / mükemmel bir sevgidir. Dolayısıyla bu sevginin bir şekilde gerçekleşmesi ya da tamamlanması için evrene, canlılara, insana gerek yoktur. (Yani “Tanrı sevgisini göstermek için insanı yarattı” sözü böylece yanıt olma niteliğini yitirir)


Biraz daha detaya girelim, hristiyanlık teolojisinde Tanrı nasıl “ezelden beri” sevgi olabilir? Tanrı kimi seviyor? Bunu anlamak için “üçlü birlik” (teslis) inancını iyi bilmek gerekir. Tanrı, hristiyanlara göre ezelden beri, kendi içinde, üç farklı kişiliğe sahip tek bir Tanrı olarak var olmaktadır: Baba, Oğul ve Kutsal Ruh… Bunlar üç farklı Tanrı değildir ya da “Tanrı’nın parçaları” değildir. Bunlar, tek Tanrı’nın içindeki üç farklı bilinç merkezidir, benliktir ya da kişiliktir. Üçlü birlik inancı aşağıdaki resim ile açıklanabilir:

                                 




Perichoresis – Tanrı’nın üç benliği arasındaki mükemmel ilişki ve sevgi akışı


Eski kilise babalarından teolog Augustine şöyle der:


“Teslisi görünce orada sevgiyi de görürsünüz. Çünkü teslisteki üç kişilik hem sevilen hem seven hem de sevgidir” (2)


Hristiyan teolojisine göre Tanrı’nın üç benliğinin (Baba, Oğul, Kutsal Ruh) arasında ezelden beri devam eden bir ilişki, sevgi ve enerji akışı vardır. (3) Teologlar bu “sevgi akışı”nı Grekçe “Perichoresis” ifadesiyle tanımlarlar. Çeşitli teologlar bunun için “social trinity” ifadesini de kullanmış. İncil’de şu tipte ayetler vardır:

Yuhanna 17 24b: “Çünkü dünyanın kuruluşundan önce sen beni sevdin.”


Yuhanna 5:20 “Çünkü Baba Oğul’u sever ve yaptıklarının hepsini O’na gösterir.”


Öylese şu sonuca varabiliriz: Tanrı, evreni ve insanları “sevgisini göstermek”, “sevgisini paylaşmak” için yaratmış olamaz. Çünkü gördüğümüz gibi, Tanrı’nın üç benliği arasında ezelden beri devam eden tam ve mükemmel bir sevgi akışı, paylaşımı ve sevgi ifadesi zaten vardı. Yani hristiyan teolojisine göre, Tanrılığın içinde hem seven hem de sevilen unsurlar ezelden beri mevcuttur çünkü bu Tanrı’nın doğasıdır. Dolayısıyla insanoğlunun, üçlü birliğin kişileri arasında ezelden beri devam eden bu zaten tam ve mükemmel olan sevgi akışına, sevgi paylaşımına ekleyebileceği mantıken hiçbir şey olamaz.


1- Fotoğrafın kaynağı: http://www.sesbulutu.com/hakkinda.php?q=07


2- Cobb, J. B., Ives, C., & Abe, M. (1990). The Emptying God: a Buddhist-Jewish-Christian conversation (s.119). Maryknoll, NY: Orbis Books.


3- Cook, M. L. (2010). Trinitarian Christology: the power that sets us free (s.74-75). Mahwah, NJ: Paulist Press.


3) Uzakdoğu dinlerinde “Tanrı niçin yarattı?”

Uzakdoğu dinlerinde Tanrı kavramı ve Tanrı’nın nitelikleri, semitik dinlerdeki kadar kesin ve keskin sınırlarla belirlenmemiştir. Tanrı, çok daha soyut bir enerji bütünlüğü olarak görülür bu dinlerin çoğunda. Semitik dinlerdekinin aksine, Tanrı evrenin üzerinde, “göklerde” oturan, tahtı, arşı, kulları…vs olan bir kral gibi betimlenmemiştir ya da sembolleştirilmemiştir.


Bu dinlerdeki Tanrı algısının semitik dinlerdekinden en önemli farkı da Tanrı’nın evrenden ve içindekilerden tamamen ayrı olduğunun düşünülmemesidir. Öyle ki Tanrı denilen enerji, hem evreni oluşturan ya da evren olarak tezahür eden şeydir hem de ondan da fazlasıdır. Yani Tanrı denilen olgu tam anlamıyla hem içkin hem de aşkın bir enerjidir. Dolayısıyla denilebilir ki Tanrı = evren + fazlasıdır. Başka bir ifadeyle bütün bir evren ve içindekiler, Tanrı’nın / Tanrılığın içinde tezahür eden görünümlerdir. Tıpkı dalganın, suyun tezahüründen başka bir şey olmaması gibi. Bu görüş, çok daha sonra “panenteizm” sözcüğüyle batı felsefesinde kavramlaştırılmıştır. Devi Gita’nın da dediği gibi “Bütün bir evren ve her şey benim içimde örülegelmektedir. İçinde ben olmayan bir şey olduğunu söylemek, kısır bir kadının öz oğlu ifadesini kullanmak kadar anlamsızdır.” Bu görüşle bağlantılı olarak, diyebiliriz ki genel olarak Uzakdoğu dinlerinin “yaratılış” kelimesiyle ifade ettiği şey semitik dinlerdekiyle aynı değildir. “Yaratılış” kelimesiyle kastedilen daha çok Tanrı’nın evreni kendi içinden tezahür ettirmesi ya da Plotinus’un, Ibn Arabi’nin, Farabi’nin ve İbni Sina’nın savunduğu gibi, evrenlerin Tanrı’dan sudur etmesidir. (“Sudur nazariyesi” / “emanation”)


Semitik dinlerdekinin aksine, genel olarak Uzakdoğu teolojilerine göre “kurtuluş” da Tanrı’nın neredeyse bütün genel ve özel hayatı düzenleyen kurallarına uyup ona (“gerçek” Tanrı’ya) inanmakla ve tapınmakla gerçekleşmez. Kurtuluş, kişinin kendi içinde çıkacağı yolculuk ile kendisini keşfetmesi, kendisini gerçekleştirmesi, kendisinin ve her şeyin aslında Tanrı’dan başka bir şey olmadığını fark etmesi, böylelikle kendisini bütün canlılarda, bütün canlıları da kendisinde görebilmesi (1) ve doğayla / evrenle tam uyum içinde yaşamaya başlamasıyla (2) gerçekleşir.


Uzakdoğu dinlerinin bu tarzdaki görüşleri mistisizmi, spiritüelizmi, new age inançlarını ve hatta semitik dinlerin ortodoks olmayan mistik ekollerini de (Kabala, tasavvuf felsefesi...vs) derinden etkilemiştir.


Uzakdoğu dinlerinin ilgili soruya verdiği yanıtlar genelde birbirini dışlar tarzda değil içerir tarzdadır. Yani belli bir uzakdoğu dini ya da o dinin belli mezhepleri / okulları, bir yanıtı kabul edebilecekleri gibi bütün yanıtların geçerli olduğunu da söyleyebilirler


1. Yanıt: Tanrı’nın kendi doğasını açığa çıkarmak, ifade etmek için evren tezahürü, mekanik olarak / doğal olarak ortaya çıkmıştır


Bu görüşü savunanlar “güneş” ve ısısı / ışığı örneğini sıklıkla kullanırlar. Güneşi ışığı ve ısısı olmadan düşünebilir miyiz? Güneşi "güneş" yapan unsur, ışınları ve ısısıdır. Diyebiliriz ki güneşin ısısı ve ışığı, güneşin kendisini ifade etmesidir, kendi doğasını ve potansiyelini açığa çıkarmasıdır. İşte evren (ve içindekiler) de Tanrı’nın kendisini ifade etmesidir. Işığın ve ısının, güneşin vazgeçilmez ve "zorunlu" bir "olgusu" olması gibi, nihai anlamda bir “hayal” (maya) olan evren de Tanrı'nın vazgeçilmez ve zorunlu bir olgusudur. Isının ve ışığın güneşin doğasından yayılan bir sonuç olması gibi, evrenler ve içindeki canlılar da Tanrı'nın bizzat doğasından yayılan bir sonuçtur. Evren, Tanrı`nın kendisini, yine kendi içinden, gerçekleştirme sürecinin sonuçlarından biridir ve “bu süreç sonsuzluktan beri tekrarlanmaktadır” denir.


Örneğin Taoizm’de, Tao Te Ching’e göre her şey Tao denilen gizemli bütünlüğün tezahüründen ibarettir, Tao’nun kendisi “isimsiz”dir ancak evren olarak tezahür ettiğinde “adlandırılabilir” yani kavranılabilir olur. (3) Böylece Tao, kendisini ifade eder. Tıpkı güneşin ısı ve ışığıyla kendisini ifade etmesi gibi. (4)


2. Yanıt: Tanrı, kendisini bilmek ve / veya deneyimlemek ve gerçekleştirmek için evreni ve içindekileri tezahür ettirmiştir


Bu görüşlere göre Tanrı, başlangıçta kendisinin bilincinde olmayan ancak potansiyel olarak sonsuz bilinç olan bir enerjidir ve kendisinden başka hiçbir şey olmadığı için kendisinin farkında değildir, tıpkı doğası “aydınlık” olan ışığın, üzerinde yansıyacak bir “şey” olmadığı zaman paradoksal olarak “karanlık” olması gibi. Tıpkı "dalga" kavramını potansiyel olarak içinde barındıran durgun suyun "durgun su" durumundan çıkarak dalga halinde tezahür etmeden dalga kavramının olura dönüşmemesi gibi. Tıpkı john Locke'ın "her şeyi gören göz, bir yansıtıcı olmaksızın kendini göremez." sözündeki mantık gibi. İşte Tanrı'nın kendisini bilmesi için bir aynaya gereksinim vardır ve emanasyon yoluyla evren ve içindeki canlılar olarak tezahür ya da sudur eder. Böylece Tanrı denilen sonsuz potansiyel, potansiyeli olduğu şeyleri açığa çıkarmaya, kendisini gerçekleştirmeye, kendisini deneyimlemeye başlar ve evrenler, canlılar olarak tezahür eder. Dolayısıyla insan ve evrenlerdeki diğer zeki yaşam formları, Tanrı'nın bilincinin açığa çıkmasıdır ve Tanrı'nın kendisine ayna olmasıdır.


Bu görüşler daha sonra neredeyse bütün mistik sistemleri ve felsefeleri, spiritüelizmi ve new age inançlarını da derinden etkilemiştir. Carl Sagan gibi pek çok “koyu” bilim insanı ayrıca günümüzdeki, materyalist olmayan ve bu konularda yazan pek çok fizikçi de buna benzer fikirleri dile getirmişlerdir. (Bernard Haisch, Fred Alan Wolf, Amit Goswami, Bruce Rosenblum gibi) Örneğin Carl Sagan şöyle der:


Bizler, evrenin kendisini bilme yollarından biriyiz.” (5)


Hinduizm’de, MÖ 900 – 600 yılları arası bir zamanda yazıldığı düşünülen Brihadaranyaka Upanişad’ta şöyle denir:


“O, kendisini her bir görünüme dönüştürdü. Bütün görünümler, onu bilinir kılmak içindir. O, ‘maya’ sayesinde pek çok olarak görünümlere kavuşur.” (2.5.19)


Bu “dönüşme” işlemini uygulayan Tanrı’dır ve Upanişad felsefesine göre evrende Tanrı’dan başka da bir şey yoktur. “Sen O’sun” ya da “Ben O’yum” şeklindeki anlayış en eski ifadesini Hint dinlerinde bulur. Dolayısıyla bu teolojiye göre evrende Tanrı’dan başka bir şey yoksa Tanrı bu “kendisini dönüştürme” işlemiyle kendisini kime bilinir kılacaktır? Tabi ki yine kendisine… Ünlü Advaita felsefesi (Hint ikilik dışı felsefesi) üstadlarından Swami Paramarthananda, hacimli Brihadaranyaka Upanişad tefsirinde bu ayet hakkında şöyle der: “Burada, görünüşe bakılırsa, Brahman kendisini bilmek istemektedir” (“Here, Brahman wanted to know itself it seems”) (6)


6. ve 12. yüzyıllar arasında tamamlandığı sanılan Yoga Vasistha isimli Hint felsefe metni şöyle der:


“Işığın (gözüken ışığın) yansıtıcı ajanlar olmadan görülememesi gibi sonsuz bilinç de ancak çeşitli bedenler aracılığıyla kendisini ortaya çıkarır.” (7)


Hint felsefesinde Vedanta yorumcularından biri olan Vallabha Upanişadları, Bhagavad Gita’yı ve Brahma Sutralarını yorumlayarak Shuddha Advaita (Saf ikilik ötesicilik ya da saf monizm) adı verilen bir sistem geliştirmiştir. Bu sisteme göre Tanrı’nın maya gücü “hayal” değil gerçektir. Yani diğer Vedanta sistemlerinin çoğunda evren bir ilüzyon kabul edilirken Vallabha’nın sisteminde maya, Tanrı’nın deneyimleme gücünü ifade eder ve gerçektir, “maya” da Tanrı’nın içindedir / Tanrı’dan ayrı değildir. Evrendeki istisnasız her şey, maya dahil, Tanrı’nın gerçek tezahürüdür.


Vallabha’nın sistemine göre Krişna, maya enerjisi sayesinde, kendisinin içinden, kendisinden farkı olmayan sayısız bireysel canı (Jiva) kendisine yabancılaştırarak onların ayrı egolar, ayrı bireysellikler olarak ortaya çıkmalarını sağlar ve bu bireysellikler doğum ölüm döngüsüne tabi tutulur. Hint metinlerinde bunun bir “Lila” (Tanrı’nın bir nevi kozmik oyunu) olduğu söylenir. Peki Tanrı bunu neden yapar? Vallabha bunu açıklarken yukarıdaki Brihadaranyaka Upanişad (2.5.19) ayetini gösterir ve yorumlar.


Ona göre Tanrı, potansiyel olarak sonsuz ayrışmamış bilinç olsa da kendi kendisinin tam farkında olabilmesi için kendiliğinden ayrı gözüken, kendiliğinin dışında “ayna” gibi başka ikinci “şey” lere ihtiyaç duyar. İşte kendisini yine kendisine bilinir kılmak için “lila” yani kozmik oyun başlar. Böylece sayısız bireysel Jiva (can) bilinç birimleri (yani canlılar) sayesinde Tanrı kendi kendisinin farkında olur. Tanrı’nın kendisini tam olarak gerçekleştirmesi, bilmesi ve bilinçsiz birlikten tam bilinçli birliğe geçmesi ise ancak evrenlerdeki her türlü yaşam formunun ruhsal olarak aydınlanması ve Tanrı’dan farklı olmadığını anladığı (tasavvuftaki "Enel Hak") bilinç frekansına erişmesi ile (Yani tasavvufun deyişiyle "kamil insan" olması ile) mümkün olur. (8)


Taoizm’e göre varlıktan önce mutlak gizem olan bir tekillik vardı. Çinliler buna T’ai Chi der. Bu mutlak tekillik, zamansızlıkta bir anda kendisini bilmek, kendisinin farkına varmak ister ve ilk kutupluluk böylece tezahür eder. Yin ve Yang’in ilk tohumları böylece atılmış olur. Sonrasında her şey Yin ve Yang tarafından oluşturulmaya başlanır. (9) Dolayısıyla en başta mutlak gizem olan tekillik, sembolik anlamda kendisini “suje” ve “obje” olarak bölerek ifade eder ve bu ifade ediş “zihin” “madde” gibi, ontolojik ya da epistemolojik açıdan fark etmez, neredeyse her kavramda bulunan ikilik / kutupluluk ile de kendisini gösterir. Böylece o tekilliğin kendisi hakkında bilinçli olma süreci “kutupluluk” ilkesiyle başlar. (10) (11)


Buddhizm’e gelirsek, öncelikle bilinmelidir ki Buddhizm içinde çok çeşitli ve birbirinden farklı okul vardır. Örneğin Theravada denilen ve sadece Pali Kanon’u (Tipitaka) kabul eden Buddhizm’de Tanrı ya da ruh anlayışı üzerinde hiç durulmaz. Ancak Buddhizm içinde Zen’i de doğrudan besleyen Yogachara (sadece zihin) gibi ekoller, ayrıca Shingon Buddhizm’i gibi dallar ve genel olarak Japon Buddhizmi içinde farklı anlayışlar vardır. Öncelikle yukarıda “sonsuz potansiyel” ile ifade ettiğimiz kavramın Mahayana Buddhizm’indeki karşılığı Tathagatagarbha ya da Dharmakaya’dır. Buna Buddhistler “hiçlik noktası” de derler. İşte bütün bir evren ve her şey bu olgunun tezahüründen, kendisini ifade etmesinden ibarettir çeşitli Mahayana okullarına göre. Lankavatara Sutra’da ise bu potansiyelin karşılığı her şeyi içine alan, her şeyin kendisinden çıktığı kozmik / bütünsel bir “Zihin” (Mind) kavramıdır.


Batıda en çok tanınan, en ünlü Buddhist ustalardan biri olan D.T. Suzuki, bu sınırsız potansiyele “kokoro” (Japonca “zihin”, “kalp”) dedikten sonra şöyle söyler: “Kokoro kendini bilmek ister………….. Kokoro’nun içinde aslında bununla ilgili özel bir niyet yoktur, o istek kendiliğinden oluşur.” (12)


Zen Buddhizm’inde “Alaya” kavramı tezahür etmemiş kozmik zihni simgeler. Suzuki’nin Lankavatara Sutra ile ilgili kitabında şöyle denir:


“Lankavatara Sutra’da Alaya, iyi kötü her şeyin deposu gibidir fakat kendisi nötrdür ve kendisinin bilincinde değildir. Çünkü içinde henüz herhangi bir ayrışma yoktur.” (13)


Mahayana Buddhizm’inde ve özel olarak Tibet Buddhizm’inde önemli bir kavram olan “sunyata” (boşluk) da bazen sonsuz potansiyel anlamında kullanılır. Suzuki şöyle söyler:


“Sunyata bizim aracılığımızla kendisini bilebilir”. (14)


1 - Hinduizm, İşa Upanişad


2- Taoizm – Tao Te Ching


3- Lao, Z. (2012). Tao te ching: the ancient classic (s.69). Chichester: Capstone.


4 -Ni, H. C. (1997). Entering the Tao: Master Ni's guidance for self-cultivation (s.13-15). Boston: Shambhala.


5- Sagan, C., & Head, T. (2006). Conversations with Carl Sagan (s.57). Jackson: University Press of Mississippi.


6 – http://arshaavinash.in/…/brihadaranyaka-upanisad-swami-par…/


7 - Venkatesananda, S. (1993). Vasiṣṭha's yoga (s.175). Albany, NY: State University of New York Press.


8 - Barz, R. (2007). Krishna: a sourcebook (s. 480-481) (E. F. Bryant, Ed.). Oxford: Oxford University Press.


9 - Wing, R. L. (2001). The Tao of power: a translation of the Dao de ching by Lao Zi (s. 14-15). New York: Broadway Books.


10 - Sabbadini, S. A. (2013). Tao te ching: a guide to the interpretation of the foundational book of taoism (s.36).


11 - Wolff, R. (2007). The popular encyclopedia of world religions (s.119). Eugene, Or.: Harvest House .


12 – Suzuki, D.T. (2014). Selected Works of D.T. Suzuki, Volume I: Zen (s.140) (R. M. Jaffe, Ed.). University of California Press.


13 - Suzuki, D. T. (1999). Studies in the "Lankavatara Sutra": one of the most important texts of Mahayana Buddhism, in wichi almost all its principal tenets are presented, including the teaching of Zen (s.197). Delhi: Motilal Banarsidass.


14 - Suzuki, D. T. (1956). Zen Buddhism, selected writings (s.263). Garden City, NY: Doubleday.


DEVAM EDECEK.


                                                                                              OZAN (Fırat ÖZ)

2 yorum:

  1. Harikulade özetlemişsiniz. Ellerinize sağlık. Çok teşekkür ederim.

    YanıtlaSil