4 Temmuz 2016 Pazartesi

Dinlerde Özgür İrade ve Kader



Özgür irade konusu, oldukça çetrefilli, anlaşılması zor kabul edilen ve üzerinde en çok teolojik tartışmaların yapıldığı konuların başında geliyor. Hemen hemen bütün dinlerde Tanrı’nın, “Benim iznim olmadan bir yaprak bile yere düşmez”, “Benim takdirim olmadan kimse iman bile edemez” şeklindeki ayetleri aktarılır. Örneğin Kur’an’da şu gibi ayetler, alınyazısı gerçeği üzerinde durur:



“Allah rızkı kullarından dilediğine bol bol verir, dilediğine de kısar. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla bilendir” (Ankebut suresi, 62. Ayet)



“De ki: Allah’ın bizim için yazdığından başkası bize asla erişmez” (Tevbe Sures,i 51. Ayet)



“Alemlerin Rabbi Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz” Tekvir Suresi, 29. Ayet)



“…Allah dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir” (Ibrahim Suresi, 4. Ayet)



Bu konu, benzer şekilde, Tevrat’ta şöyle geçmektedir:



“Adımı, RAB adını senin önünde duyuracağım. Merhamet ettiğime merhamet edeceğim, acıdığıma acıyacağım” ( “Çıkış” 33:19)



Hristiyanlıkta da bu konu üzerinde en çok duran mezhep, Kalvinizm`dir. Bu mezhep, Kutsal Kitaptaki çeşitli ayetleri iyice inceledikten sonra TULİP şeklinde kısaltılan çeşitli sonuçlara ulaşmıştır. Bunlardan bazılarının özeti kısaca şudur:



-Yeryüzünde hiçkimse, eğer doğmadan önce Tanrı tarafından seçilmediyse kurtulamaz.



- Eğer bir insan doğmadan önce Tanrı tarafından seçildiyse asla sapamaz yani kesinlikle kurtulur, kurtulmama ihtimali yoktur.



-Dünyada İsa`ya iman etmek/Tövbe etmek seçilmenin sonucudur, Tanrı tarafından seçilmemiş insanın iman etmesi ya da tövbe etmesi mümkün değildir. Aynı şekilde seçilmiş insanın da iman etmemesi mümkün değildir.



-Bütün bu seçme işlemi dünyadaki işlere, dünyadaki yapılanlara/imana göre değil, kişi doğmadan önce Tanrı tarafından yapılmıştır



-Dolayısıyla bütün bu konularda özgür irade yoktur.



İncil`de bu konu üzerinde epeyce durulur:



Romalilar 8:29-30 "Çünkü Tanrı önceden bildiği kişileri Oğlu`nun benzerliğine dönüştürmek üzere önceden belirledi.Tanrı önceden belirlediği kişileri çağırdı, çağırdıklarını akladı ve akladıklarını yüceltti."



Romalilar 9:11-12 "Çocuklar henüz doğmamış, iyi ya da kötü bir şey yapmamışken, Tanrı Rebeka`ya, “Büyüğü küçüğüne kulluk edecek” dedi. Öyle ki, Tanrı`nın seçim yapmaktaki amacı yapılan işlere değil, kendi çağrısına dayanarak sürsün.



13 Yazılmış olduğu gibi, “Yakup`u sevdim, Esav`dan ise nefret ettim.”



18 Demek ki Tanrı dilediğine merhamet eder, dilediğinin yüreğini nasırlaştırır."



Efesliler 1:4-5 "O kendi önünde sevgide kutsal ve kusursuz olmamız için dünyanın kuruluşundan önce bizi Mesih`te seçti. Kendi isteği ve iyi amacı uyarınca İsa Mesih aracılığıyla kendisine oğullar olalım diye bizi önceden belirledi."



2. Selanikliler 2:13 "Ama biz, ey Rab`bin sevdiği kardeşler, sizler için her zaman Tanrı`ya şükran borçluyuz. Çünkü Tanrı, Ruh aracılığıyla kutsal kılınıp gerçeğe inanarak kurtulmanız için sizi ta başlangıçtan seçti."



Romalilar 11: 7-8 "Sonuç ne? İsrail aradığına kavuşamadı, seçilmiş olanlar ise kavuştular. Geriye kalanlarınsa yürekleri nasırlaştırıldı.



Bhagavad Gita`da, eylemleri “yapan” egoların, yani bizlerin, nihai gerçeklikte o eylemleri gerçekten “yapan” olmadığı şu şekilde dile getirilir:



“Tanrısal şuurla birleşmiş, hakikati bilen kişi, görürken, duyarken, dokunurken, koklarken, tadarken, yürürken, uyurken, nefes alırken, konuşurken hatta gözlerini bile açıp kaparken bütün bunları ‘ben yapıyorum’ diye düşünmez.”



Ancak kutsal metinlerde aynı zamanda, kişisel sorumluluklardan, kurallardan, yapılması ve yapılmaması gereken çeşitli eylemlerden de bahsedilir, yani özgür irade olgusu da işin içine katılmış olur. Özgür irade ve Tanrı`nın her şeyi kapsayan iradesi konusu, cüzi irade ve külli irade gibi kavramlarla çözülmeye çalışılır ancak bu sefer de cüzi iradenin külli iradeye karşı olamayacağı başka bir şekilde dile getirirsek, Külli`nin Cüzzi`yi zaten içereceği ya da içermek zorunda olduğu söylenir. Aslında bütün bu ifadeler, zihnimiz içinde oluşan, anlatılamayanı, kelimelere dökülemeyecek olan gizemi anlamaya çalışmak için kullandığımız araçlardır. Birbiriyle çelişir gibi görünen bu durumun zorluğu, belki de ilgili ayetlerin, bu duruma 2 farklı “gerçeklik düzeyinden” baktığı şeklindeki bir açıklamayla çözülebilir. Birlik düzeyindeki, hakikat penceresinden yani nihai düzeyden duruma bakış ve tezahür/çokluk penceresinden, “ben”, “sen”, “o”penceresinden bakış…



Hakikat penceresinden bakılınca, kendisini her şey ve herkes olarak, algılayan ve algılanan olarak ifade eden tek bir gizem vardır, O’ndan başka ya da O’ndan ayrı, O’nun dışında başka bir varlık da mevcut değildir. Dolayısıyla bütün eylemler, seçimler, yapılanlar ve yapılmayanlar tek bir iradenin ürünüdür, bütün bu olgular, tek bir iradenin, tek bir gizemin kendisini, içinde potansiyel olarak barındırdığı her türlü şekilde ifade etmesinden ibarettir. Nihai açıdan bakılınca “özgür irade” bir yanılsamadır çünkü kendini ayrı ayrı egolar ve bilinçler olarak ifade eden şey, tek bir gizemdir, tek bir iradedir ve O`nun iradesinden başka bir irade yoktur. Özgür irade dediğimiz kavram, bu açıdan bakılınca bır yanılsamadan ibarettir çünkü, “ben”, “sen”, “o” şeklinde ayrı ayrı egolar yani biz de nihai hakikat penceresinden bakınca, birer yanılsamadan ibaretiz. Kur’an’ın “Allah dilemeden siz dileyemezsiniz” ayetiyle ya da İncil’in “Baba’nın istediği olur” şeklindeki ayetlere anlatmak istediği kavram budur, hakikat penceresinden yani nihai gerçeklik düzeyinden gelen bir açıklamadır. Bu açıklama, bilinç düzeyi bakımından daha yüksek bir niteliğe ulasmışlar için yani arifler ve aydınlanmışlar içindir.



Ancak teklik düzeyinden değil de çokluk düzeyinden, dolayısıyla daha alt seviye bir “gerçeklik düzeyinden” duruma bakınca seçimler yapan ya da yapmayan, en azından “cuzi” irade sahibi bizler varız. Kutsal metinlerdeki kurallar ve özgür iradeyle “iyi”, “doğru” seçimler yapmamızı öğütleyen bölümler de henüz arif olmamış varlıklar içindir.



Bu nedenledir ki Muhyiddin İbn Arabi, “Arif için din yoktur” demiştir. Çünkü Arif olan, aydınlanmış bir insan hakikat penceresinden bu konuya bakabilecek ve bu öğretiyi yanlış anlamayacaktır ancak henüz bu seviyeye gelmemiş bir varlık, bu öğretiyi anlayamayacak, hakikat penceresinden görülen bu nihai gerçeği “her istediğini, sorumluluk kabul etmeden yapmak” olarak, yanlış bir biçimde, anlayacak ve kendini o şekilde şartlandıracaktır. Bir insan, hangi dinde olursa olsun, önce "şeriat", "tarikat" kapılarından yani dinlerle ilgili kurallar, yapılması gereken belirli ibadetler dolayısıyla "zahiri kapıdan" geçerek kendini "batıni kapı"ya hazırlamalıdır.İşte bu tip “gizli ilimlerin” ya da Hakikat`in, herkese hemen anlatılmamasının, belirli bir inisiyasyon sürecinden geçmek gerekmesinin, önce “şeriat, tarikat, marifet” kapılarına uğranması gerekmesinin nedenlerinden biri de budur. Hakikati ancak "Arif olan" idrak edebilmektedir.



Yeri gelmişken şunu da belirtmek gerekiyor: Burada unutmamamız gereken şey şudur: Kendini “Arif olan” ya da “Arif olmayan” olarak da ifade eden şey, aynı tekliktir. O, çeşitli bilinç seviyeleriyle kendi içine bakan bir gizemdir, tıpkı çeşitli niteliklerdeki yüzeylere yansıyıp aydınlanan ışık gibi.



Ozan

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder